Pazartesi, Ekim 24, 2005

come up to scratch

evin içinde timo maas gibi dolanıyorum bir kaç gündür. çünkü ablam ada'ya son gidişinde i-podu da yanında götürdü. bize de evdeki müzik çalarlarla idare etmek düştü. odalararası ulaşımda ses kalitesi düştüğü için ben diskmani tercih ediyorum. ve haliyle kulağımda kulaklıkla izole bir hayat yaşıyorum. sık sık da kulaklığın tekini kulağımdan uzaklaştırıp şu cümleyi sarfediyorum : "biri bana mı seslendi?". bana seslenseler de bir seslenmeseler de artık. dün gece teyzemle konuşurken de bu durumdan bahsettim. "ben de istiyorum ondan" dedi heyecanla. duymak istemiyormuş bazen kimseyi. "işe yarıyor" dedim. işe yarıyor cidden. yani ben başka bir iş için kullanıyorum ama bonus olarak o işe de yarıyor. kapıya da telefona da bakmıyorum. ve de yüksek sesle şarkı söyleyişime anlayış beklemek durumunda da kalmıyorum. "deliyim ve ne yapsam yerim" bakışı atıyorum. bu sabah da neredeyse kendimden geçerek "blood roses"ını söylüyordum tori amos'un. hele bir yerde tori çığlık çığlığa "god knows i've thrown away those graces" diyor ya, işte orda ben de çıldırasıya eşlik ediyorum. hayır, pişman değilim; yine olsa yine yaparım.
.
geçen gün takside susuşum hakkında; aslında genelde, hayat içersindeki susuşum konusunda biraz fikir yürüttüm. yürürken daha çok düşünüyor ya insan. ama ben yine pek muvaffak olamadım. tek hatırladığım ben sustukça karşı tarafın sinirlerinin daha çok bilendiği. lisede elif'le de böyle bu vakamız olmuştu. olayı anlatmaya lüzum yok ama ben biraz incinmiş biraz da toyluğumdan sanırım çaresiz hissetmiştim kendimi. neyse efendim, netice itibariyle küsüşmüştük. pek tabii her boşanan çift gibi biz de ilk iş olarak sıraları ayırmıştık. ben nereye geçmiştim hatırlamıyorum. belki hale'nin yanına, emin değilim. konu bu değil. elif o günleri hatırlatırken daima "sen küsken çok acımasızsın" der. oysa acıma duygum değil mi beni suskun ve sakin kılan? yani elim belimde, hakkımı aramak adına çıkışsam daha mı iyi? hiç hoşuma gitmez öyle durumlar. böyle olmadığım gibi olunmasından da yana değilim. o hakkımı ben bir ara bir şekilde alırım. böyle ucuz numaralara gerek yok. işte o vakit de, galiba 2 ay kadar falan, susmuştum. elif ara ara gelip, bana olan kızgınlığını belli ediyordu ama ben sanırım hissizleştirmiştim kendimi, tepki vermiyordum. -başka zaman, başka bir mevzuda elif bu durum için 'sen sinirlenmedikçe ben daha çok sinirleniyorum' diyecekti.- tepkisizlik bilgelik değildi lakin. evde uzun tiratlar atıyordum. kendimle barışamıyordum. umarsızlığım umutsuzluktandı sanırım. ben hiç layıkıyla sevilemeyeceğimi düşünüyordum. çünkü elif'le de küsüşümüzün sebebi -okurken yine inkâr edecek sanırım- tamamen benim onu korumaya çalışmamdı. neyse. ben buraya nerden geldim? elbette barıştık. o zaman cep telefonları yeni icat olmuştu. bir heves kullanıyorduk. bir film sırasında sanırım, ön koltuktan mesaj atmıştı, "kantinde konuşabilir miyiz?" diye. öyle işte.. ağlaya ağlaya barışmıştık. hiç şüphesiz evlilik bizimkisi. aynı sırada oturmaya, yine sabahlara kadar telefon görüşmesi yapmaya ve elbette ders çalışmamaya kaldığımız yerden devam ettik. ama susuyorum ben hâlâ; en çok konuşmam gerektiğini düşündükleri anlarda ben hâlâ susuyorum. eskiden kalmış bir alışkanlık sanırım.
.
sahur editi: susmazken daha sevimliymişim; öyle dedi annem bu konu hakkındaki görüşünü belirtirken. buradan kendisine en yere göğe sığmaz, en haşarı, en capon smiley mi yolluyorum: "=)"

Pazar, Ekim 23, 2005

lula'nın pabucu yarım ama çıkmasa da evde oynasanız?

günlerden yine pazar. dün gibi bu akşam da iftara davetliyim efendim. ama bugün babamla gideceğimden, dünkü gibi beklemek durumunda olmayacağım umarım. dün de her zamanki gibi yaka paça ve hatta hırkamı apartmanda giymek suretiyle evden ayrıldım. "dört buçukta zincirlikuyu girişinden alim seni" demişti esra telefonda, saat 2'ydi o zaman tabii. ben de kaba bir hesapla 4 gibi evden çıkarım diyordum. ama elbette evdeki hesabım çarşıda patlak verdi. saat 4'ü beş geçiyordu ve ben hala evde saatimi arıyordum. saçımdan bahsetmiyorum bile, latoya ceksını andırıyordum. her neyse. taksiye nefes nefese bindim. zincirlikuyu dedim. caddeye paralel ara sokaklardan, trafikten kaçarak ilerliyorduk. indiğimde saat 16:29 du. heyecanla esra'yı aradım. "yaşasın!" diyordum içimden; ilk defa tam vaktinde buluşma noktasına gelmiştim. ama noldu? esra daha evden çıkamamış. kardeşini beklemiş. en nihayetinde o da gelmemiş, şimdi çıkıyormuş evden.. hayal kırıklığımı tarif etmeme lüzum yok. elle tutulabiliyordu nitekim..
.
neyse. ben daha fazla neyselemek istemiyorum. dün gece eve dönüşte, esra'yı trafiğe sokmak istemedim. "burda ineyim ben" dedim. o da "olmaz, burda indiremem seni" dedi. yıldız teknik'iğin önüydü sanırım. "taksiyi çevireyim önce" dedi. çevirdi de, ama bilmediğimiz bir şey vardı, şehrin en azılı ruh hastası taksi şoförüne denk gelmiştik. sinirim tepemdeyken hep susarım ben. yine sustum. ama arada hapşurma gafletinde bulundum.
.
- çok yaşa!
+ ... (sessizlik)
- yaşlanınca da taşırım inşallah sizi (bir de korkunç bir sırıtma efekti)
+ ... (sessizlik)
- nasıl espri ama?
+ ... (sessizlik)
- tabii siz yaşlandığınızda ben çoktaaan ölmüş olurum ama..
+ ... (sessizlik)
...
evin önüne geldiğimizde uzattığım paraya uzun uzun baktıktan sonra: "sahte değil, di mi?" dedi. bense hala nemruttum. sustum. "piyasada çok sahte para var da" deyip, banknotu ışığa tuttu. sonra bana para üstümü verdi. ve ben inmeden evvel, önce tüm husumetimle verdiği paraları ışığa doğru uzatıp gerçekliğini kontrol ettim; -elbette o sıra bunu tamamıyla keçilikten yaptım, yoksa anlamam ben neresinden anlaşılıyor orjinal olup olmadığı- sonra da dostça "iyi geceler" dedim. zira geceydi ve annem beni yine aramamıştı.
.
neyse.. böyle işte. hep ertesi gün editliyorum ya, hep rötarlı oluyor yazdıklarım. olsun, beni böyle de sevin, aşkımla eriyin, her zaman cornetto yiyin.

Cuma, Ekim 21, 2005

Ob-La-Di, Ob-La-Da

dün fatma'yı hacı abdullah'a götürecektim iftar için. ama unuttuğum bir şey vardı; rezervasyon! beyoğlu aksanat'ta beklerken fatma beni, tabii bir adamın bana nasıl çarptığına da tanık olurken camın ardından ve ben de onun katıla katıla gülüşüne bakarken buluştuğumuzda utanarak "fatoş ben rezervasyon yaptırmayı unuttum" dedim. güzel olduğu kadar da anlayışlı da olan arkadaşım gülümseyerek bir şey olmaz demeye getirdi. gittik mekana. fatoş önce o kapıdan böyle bir yere giriş yaptığına şaşırdı. ben de müdüriyete doğru emin ama bir o kadar da mahçup adımlarla ilerledim. ahmet bey biz'e yer bulacağına söz verdi ve ekledi "iyi ki rezervasyon için aramamışsınız, yer yok diyecektik" dedi. her neyse, gittik. bir güzel de yerleştik. solumuzda vücudunun tamamı göbek olan ve her nasılsa bu cüsseye soyadı çöpdemir olan kadir bey vardı. diğer yanımızda yılmaz morgül. gerçi kimsenin yemeklerden başka birşey görmediği mekanda fatma yine konuştukça güzelleşti. ben sanırım susarken daha güzelim. ya da öyle olduğumu düşündüğüm için pek konuşmuyorum. ya da konuşuyorsam bile anlamlı cümleler kuramıyorum. kuruyor muyum yoksa fatma?
.
sonra fatma beni cezayir'e götürecekti. götürdü de ama ramazan konsepti için fazla aşifte buldum ben orayı. kaprisli biri değilim, ı ıh, hiç değilim. ama olmazdı orası. neyse fransız sokağında bir yerde kahve içtik. elbette türk kahvesi. sonra da hiç susmadan yürüdük, yürüdük. aksanat'ın önünde tam da tanımadığım bir adamın bana bodoslama çarptığı yerde ayrıldık. bir süre arkasından baktım, elbette fatma benim ona baktığımdan haberdar değildi. gözden kaybolunca yürüdüm. telefonuma baktım. hala daha aramamıştı annem beni. hayretler içinde "acaba başına bir şey mi geldi de arayamadı beni?" diye düşündüm. ben arayacaktım az kalsın onu ama hemen sol omzumdaki şeytan "ona bir şey olmaz" dedi. metroya yürüdüm. nedense metro bende acele etme hissi uyandırıyor. hiç acelem olmasa bile o yürüyen merdivende, o yürüyen yerde sabit duramıyorum. gitmem gereken yere halihazırda 3 saat gecikmişim gibi seri adımlar atıyorum. terin suyun içinde kalıyorum, çılgın atıyorum. biri beni durdursun! yine öyle panikle, heyecanla attığım adımlarla 10 kırkbeş gibi leventteydim. 11 gibi de evde. zile basmaya çekindim tabii. anahtarlarımı ilk kez unutmadığıma sevinerek açtım kapıları. önce apartmanın sonra bizim kapıyı açacaktım ki birden ruhsal bir çöküntü peydah oldu içimde. gri bir buluttu da sanki tepemde birden yağmaya başladı. ben galiba yaşlandım dedim içimden. bu o demek. annem artık 11'de dahi aramıyorsa beni, ki 9'dan sonra düzenli aralıklarla arar benim annem, bu o demek. yaşlandım demek. korktuğum başıma geldi demek. bu sokakta, bu evde, bu güvenlik görevlilerine yemek verirken yaşlandım ben. bu düş kırıklığıyla açtım kapıyı. kız kardeşim yan yan baktı salondan. "annem yok mu?" dedim, "içerde. uyuyor." dedi. tarif edilmez bir heyecan duydum. kız kardeşimi gittim öptüm, ki hiç hazzetmez böyle şabanlıklardan. olsun, yine de öptüm. "yan masada yılmaz morgül vardı, keşke sen de gelseydin, seversin sen o adamı" dedim gülerek, hiç gülmedi tahmin ettiğim gibi. ben de her zamanki gibi, saatler önce gelmiş izlenimi vermek için pijamamı giyip annemi uyandırdım. uyanmadı. ancak sahurda beni şöyle uyandırdı "sen kaçta geldin dün bakim?" ben de uykulu ama yine de yalan atmayı becerebilen bir kıvraklıkla "9 gibi anne" dedim. her neyse.
.
böyle işte. yeri geldiğinde "küçük değilim, bırakın beni" edalarıyla evde terör estiren ben, bazen de böyle küçük bir kız çocuğu gibi davranılsın istiyorum bana. böyle de mızıkçıyım. ama bunun bana yakışmadığını kim söyledi, hmm?
.
(ertesi gün editi: kadir beyin göbeğini nasıl büyüttüğü aydınlandı efendim.. bu resimlerden birinde. önce bulan kazanır! )

Çarşamba, Ekim 19, 2005

kanatlarım benimdir; benim kalacak

dün pantalonumun arka cebinde bir kağıt buldum. tanımadığım bir elin yazısı "iyi ki kanatların var senin" diyordu. nasıl olduğunu anlayamadım. insanın arka cebine bir kağıdın habersiz girmesi pek olanaklı görünmedi gözüme. sonra acaba bu kotu başkası giymiş olabilir mi diye düşündüm; bu da mümkün olmayacağı için -evde kimseyle aynı beden değilim de ondan; yoo hayır çemkirmiyorum- şaşkın şaşkın kağıda baktım. iyi ki kanatların var senin. evet var benim kanatlarım da; bunu kim neden yazdı bana? yoksa uyudum mu ben bilmediğim bir yer ve zamanda.. uzaya maymun bile gönderememiş memleketimde ben nereye ışınlandım ve ne şekilde kanatlarımı gören birine bu satırları yazdırdım..? Allah'ım bu bir sır kapısı mı? öyleyse şayet, ben kelebeklere hep iyi davrandım.. hep sevdim. hatta tırtıl gördüğümde korkup kaçmadım, tombul tombul ilerleyişlerine baktım, "ne de güzel kelebek olursun sen" diyerek sevdim onları.. ama anlayamadığım bu söz nasıl bir ruhu temsil ediyor.. "aman iyi ki kanatların var, bir halt olduğundan değil yani.." gibi mi; yoksa "iyi ki kanatların var senin, keşke yalnız bunun için sevseydim seni" gibi mi? bu bir cemal süreya şiiri olmaktan ne kadar uzak oysa.. ama ben hala anlayamadım ve bu durumu aydınlatamadım.
.
neyse.. bu kanat-severi bulursam şayet yargı yoluyla hakkımı arayacağım, hiç şüpheniz olmasın. bunun dışında enterasan başka bir olay yaşanmadı tarafımdan.. filmi* sonuna dek izledim nihayet. beğenmediğim gibi uykumu da kaçırdı bu kez. sonra da, uyuyunca yani, saçma sapan rüyalar gördüm. sarhoştum ve yanımda fatma vardı. onun kardeşi ve arkadaşları da. ben niye sarhoştum bilemedim, çilekli turta yiyorduk oysa. sonra bu ayık olmayan kafamla istiklal caddesinde yürüyordum yanımda saz arkadaşlarımla.. eskiden arkadaşım olan birini, kendi adını verdiği barında görüyorduk.. ben alaylı alaylı konuşuyordum. "ali'nin yeri" miydi neydi barın ismi? gerisini hatırlamıyorum, ya da uyandım belki. ramazan ramazan bu rüyayı peydah eden bilinç altıma söylenerek kalktım. hava soğudukça evin içi ısınıyor ya, işte bu duruma bir türlü adapte olamıyorum. bu sabah da öyle oldu. camı açıp biraz daha uzandım; çok sürmedi tabii, annem yetişti olay yeri olan odama. yine bir uyuyor numarası ile bu sabah eziyetinden kurtulurum sandım; işe yaramadı. böyle manevralar sökmez oldu anneme. kalktım, yüzümü yıkadım. annem "akşama baban yine yok, davetliymiş, pizze yesek olur mu?" dedi. "oluuur" dedim. ne kadar makul biriyim Allah'ım. böyle makul başlayan günüm makul makul devam etti.
.
günlerden çarşamba sevgili günlük. haftanın bu en orta gününde sıkılmaktan sıkıldım. ve peşimde, kim olduğunu bilmediğim bir kanat düşkünü var.. üzgün ve endişeliyim..
.
şimdilik bu kadar.

Salı, Ekim 18, 2005

paths that cross will cross again

blogseverler günaydın!* sabahın bu erken saatlerinde, evimin halkı mışıl mışıl uyurken, fonda da tüm nezaketiyle paths that cross** çalarken yazıyorum bunları. günler birbirinin aynı geçiyor sanıyordum ama meğer aynı olan benmişim. ve pek tabii ortodondistim.. dün yine bir uğradım kendisine, zira 3 gün görmesem özlüyorum. dün de kardeşimle aslen onun için, eşantiyondan da benim için gittik ünay bey'e. bekleme odalarından oldum olası hazzetmeyen ben, bekleme odasında, en büyük hobisi dalmak olan dişçimin "sualtında yaşam" isimli dergi arşivine bakmamak gibi bir insiyatif kullanıyordum. annemse caddenin karşısındaki aykut hamzagil'de, ki kervan gibi bir çeyizci türevidir kendisi, vakit öldürüyor, kardeşimse biricik'in ellerinde hayat mücadelesi veriyordu. ve evet biricik'e hala nefretle bakıyordum. tabii o bu nefretten habersizdi sanırım. ünay bey bana seslendi; "yine nen var?" gibisinden.. ben de sorunlu ama sorunlarını sevimli gösteren biri gibi "şey; bu sağ taraf yanağıma değiyor içten.." bu şekilde bekleme odasındaki dergi yığınından sıyrıldım. sonra annemi yine eve bir dolu lüzumsuz yatak örtüsü, yastık, minder ve ne olduğu anlaşılmaz şeyler alırken bulduk aykut hamzagil'de. bilenler vardır belki, "binnaz" isminde bir kedisi vardır buranın. yarım deil tam dünyadır. ama öyle güzel öyle sevecendir ki.. o kocaman yatakların üstüne çıkar, yatağı kaplar zaten.. minyatür bir kaplandır kendisi. ve de tepeden tırnağa nazdır, nazlıdır. sevdikçe sevesiniz gelir. annem yatak örtülerini aladursun ben binnaz'a ilan-ı aşk gibi, sevdim seni, sen beni sevmesen de olur gibi duygularla yanaşmaya çalışıyordum.. yanaştım da nitekim ama tam da havaya girmişken reklamlar başladı. her neyse.. sonrası biraz hızlı çekim ilerledi günün. küçük kardeş kapıda kaldığı için görevli telefon açtı, "elinizi çabuk tutun trip atmasına ramak kaldı ufaklığın" anlamına gelen bir takım cümleler kurdu.. geldik ki, trip ne ki poz ne ki.. 5 karış suratla beş karış boy. sakinleşmesi vakitler aldı.

gece de film izleyecektik sözde.*** aslında izledik de, ama ben her zamanki gibi "the end" yazısını görmeye muvaffak olamadım. sızmışım uzandığım yerde. sağolsunlar uyandırmadıkları gibi üstümü de örtmemişler. ama inkâr ediyorlar: "kalkmadın, çok uğraştık.." işte böyle efendim, ben; yani lu-uykusunu yine darmaduman etmeyi başarmış-la saat 4'ten beri evin içinde uygun adımlarla dolaşmaktayım. aslında anlatacak başka şeyler vardı nitekim ben otomatik olarak sızlanan biri olduğum için sızlana sızlana yazdım. başka şeylerden kastım; -paragraf başı olur; deil mi?-

misal geçen gün elif'le iftara gittik, güzelce hisar'a. yolda da elif devamlı atölyeden bir ressam arkadaşımız olan N. hanım'dan bahsetti. benim bilmediğim hikayesini anlattı N.'nin. ben de kâh şaşırarak kâh anlam veremeyek dinliyordum ki yol bitti, manzaranın insanı doyurmaya yeteceği bir masaya yönelmiştik ki ben elif'e, tamamen kafadan atmak suretiyle "aa, bak N. hanım!" dedim. böyle de anlamsız işler çevirdiğim olur bazen. o da attığımı anlamış, önemsememişti ki, mesafe azaldıkça onun N. olduğu tezinin doğruluğu arttı. iyice yaklaştığımızda da ta kendisiydi N.'nin. yanında bir bey vardı ki ben eşi sanmıştım.. değilmiş. neyse. özel hayata müdahale yok. bir tek kendi özelime müdahale edebilirim biliyorum. onu da burda ifşâ etmekten yorulduğumda yerime başkası yapsın, evet mesela bu blogu ilk okuyan.. anlaştık mı?
.
* : bir açık radyo dj'ine selam niteliğinde.
** : patti smith'in güzide parçası. oğluna yazmıştır. drem of life'da yer alır.
*** : kingdom of heaven. filmin adı yani.. en son orlando bloom delici bir emrah bakışı fırlatıyordu. sonrasını hatırlamıyorum; içim geçmiş.. ()

Perşembe, Ekim 13, 2005

benim hiç melek balığım olmadı

20:54. pullu eteğim, pembe bluzüm ve tüm bunlar hasar almasın diye üzerlerine geçirdiğim mutfak önlüğümle oturuyorum şimdi. aslında mutfağı topluyordum, ablam telefon açtı. "mail attım, okudun mu?" dedi. ben de zaten kaytaracak yer arıyordum, isabet oldu. çayımı aldım geldim. mailini okudum ablamın, içim hafiften cız etti. mutfağa dönmedim işte. üzerinde kocaman bir balık -sanırım lüfer- olan beyaz önlüğümle simsiyah bir klavyeyi tuşlamaya başladım. hiç bir işlevi yok benim yazdıklarımın demiştim bir kez. yine diyorum. dediklerimin hep arkasındayım. ve ekliyorum, işlev denilen şey karın ağrısından başka bir şey değildir. işlevsel olan her şey bir süre sonra işlevimizi yitirmemizi sağlar. daha bulaşık yıkamaz, daha çay demlemez, daha plak biriktirmez oluyorsak hep işlevsel icatlardan ötürü. neyse, canım sıkkın benim. yoksa kızgın değilim almanlara; bulaşık makinesini, şarjlı diş fırçasını ve daha bir ton zaman sağlayıcıyı icat ettiler diye.. ben sadece zamana hakim olma sevdasına akıl sır erdiremiyorum. her şeyin efendisi mi olmamız gerekiyor yani? ben yine ne dediğimi bilmiyorum galiba. geçen gün özden bana yazılarımın çok depresif olduğunu söyledi. "öyle mi?" dedim; halbuki antidepresan alıp yazıyorum.. -yine- neyse..
önlüğümün üzerindeki balığın duruşu çok estetik. öyle 3. sınıf balıkçı lokantalarının ışıklı tabelalarını andırır cinsten değil. kendine has bir duruşu var. yüzüyormuş da soluklanmak için durmuş gibi. ya da bana öyle geliyor; pekala 5. sınıf bir çizim belki de.. benim en sevdiğim balık melek balığıdır. biliyorum daha önce bahsetmemiştim. çok seviyorum işte. bakarken kendimi kaybediyorum. kusursuz bir zarafet var melek balıklarında.
işte görüyorsunuz siz de şimdi.. bir hikayede adam kadına melek balığı gibi kaybolalım diyordu. hangi hikayeydi hatırlamıyorum. tek hatırladığım benim balık bakamadığım. ne zaman yeltensem, canlılarından çok ölülerine baktım. yine de benim hiç melek balığım olmadı. ne kadar trajik yazıyorum ben: "benim hiç melek balığım olmadı.."


21:21. hala melek balığım yok ve okkervil river'in black sheep boy'u her dinleyişte biraz daha can yakıyor.

21:26. handan blogunda demiş ki "en çok ramazan'da özlüyorum evimi".. burdan ona ramazan hasretini gidermesi için bir kaç hatırlatma yapmaya çalışacağım.

1. bu ramazan'da da en çok zekeriya beyaz eğlendiriyor.
2. en güzel pideyi pan pan yapıyor. -ama hayır oraya başvurmadım-
3. sahurda yemek yemek kabus yapıyor; kabuslar rüyaların aksine hatırlanıyor işin garibi.
4. açken daha çok üşüyor insan. iftarda da sıcak basıyor. orda da öyledir belki ama sanki orada hep ama hep soğuk var; yanılıyor muyum?
5. 4'ten sonra 5 geliyor.
5. melek balıkları karın doyurmaz, ruhu doyurabilirler ama belki..

21:34. hepsi bu.


Pazartesi, Ekim 10, 2005

migren

havalimanında bir ses yankılansın: "248 sefer sayılı lula bir türlü yeterli enerjiyi kendinde bulamamamakta, bir türlü konsantre olamamakta, odasını bile toplayamamakta, kafası bulunduğu yerde bir türlü bulunamamakta ... ". sahte sarışın bir yer hostesi seni alsın, cam kenarında bir koltuğa oturtsun. -mümkünse yanın boş kalsın- önündeki ekranda yeşil dağlar üzerinde süzülen uçak kırmızı kırmızı, şerit şerit, ilerlesin.. sen bilme nereye gideceğini. bütün yollar aynı yere çıksın. sana hatırlatmak için yaşadıklarımızı, az biraz alıntılayayim ben de..

dedim ama aklım durdu.. mutfağımızdaki saat gibi geri geri işliyor. evet mutfak saatimizi dün, normalin tersinde ama aynı hız ve kararlılıkla ilerlerken bulduk. misal, gerçek saat 8 olsun, bizim mersinli de 11. gerçek saat 8buçuk olduğunda diğer kobay olan 10 buçuk'u gösteriyor. işte ona gülerken ona benzedim. hep geri, hep geri işliyor, işlemeye işlemeye yosun tutmuş aklım. yeterli önlemleri almadığım için, yeterli önlem dediğin nedir, ne zaman alınır da bilmediğim için açıkçası böyle oldu. önümde yığın yığın selpakla -başka kağıt mendile selpak demem ben- bilgisaray ekranı karşısında, neye olduğunu bilmediğim bir kırgınlıkla oturuyorum.
bitaneme bitanecik şeyler yazasım vardı. ama yine çuvalladım. çuvallamadığım tek alan neydi onu düşündüm. bulamadım. biri bana "sen kendine çok kötü davranıyorsun" dedi. başka biri başka yer ve mekanda, "kendine saygısızlık bu dediğin" dedi. bunlar söylendiklerinde değil ama şimdi nezle ve burnumu silecek kadar çok selpağım yokken çok dokunmaya başladı bana. öyle ki sarılasım var birine. uzun uzun yaslayasım var başımı omzuna. i'll read a story if it helps you sleep at night. i've got some matches if you ever need a light. oh i am just a man but i am doing what i can to help you. diyor jarvis. bana densin istediğim şeyleri başkasına derken duyduğumda hissettiğim, kontol edemediğim "iyi ama ben de vergilerimi veriyorum, düzenli spor yapıyorum, bende eksik olan ne?" sorusunu yine hissettim. yine kontrol edemedim. için için kızdım kendime. için için içlendim. herkes benle kafa buluyor da; bir ben kafamı bulamıyorum sanki.. sanki ben dün sabah uyudum, hala uyanmadım. bir tuşa bakıyor ya her şey. seçiyorsun hepsini, sonra "o" tuşa basıyosun siliniyor.. öyle bir tuş istiyorum hayatıma. aynı sokakta yaşlanmamak, aynı hırkanın içinde üşümemek, aynı boşluğu hissetmemek gibi bir ayrıcalık talep ediyorum. öyle ki, geceleri uykusuz kalışım, gündüzleri de uykuyu düşlemekle geçen zamanlarım, hatta uykunun hiç olmadığı zamanlarda bile düşünecek manasız şeyler buluşum silinsin benden.. bambaşka bir formatta olayım. msn'in dümbelek smileysi gibi ağzım kelimenin tam anlamıyla kulaklarıma varsın. sabah akşam, bakkalda markette, takside metroda.. her yerde her zaman gülümseyim. kahkaha atmasam da olur. ben yalnızken kendi yalnızlığımla başetmeyi diliyorum, hepsi bu.

üzgünüm canım. sana yazmaya yeltendim ama beceremedim. sen biliyorsun benim gel gitlerimi. herkesinkinden çok, herkesinkinden acuze yalnızlığımı.


.

Cuma, Ekim 07, 2005

'lula'nın kulakları eşek kulakları' ya da 'ben ne dediğimi biliyor muyum sanki?'

beş buçukta yatmışız; öyle dedi esra az evvel telefonda birine. evet uyumamış sayılırız esra. esra'nın sesinde bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir ''bu kız ne zaman gelse ben uyuyamıyorumluk'', bir ''lula daha iyi bir film getiremedin mi izlemek için?''lik... ve devamlı yanıma gelip ''ne yapıyorsun; ne yazıyorsun?'' demeler.. esracım yazıyorum işte bir şeyler.. dur yaptığın küpelerin resmini koyacağım şimdi buraya. diğer güzel olanı; ki öyle böyle değil, basmıyorum buraya.. ışıl ışıl, kelebek kelebek.. ama şikayetçiyim. karnımı öyle şişirdin ki esra, parmak ucumu göremeyeceğim sanırım. hem misafir odasına çalışmayan saat asmak kimin fikri esra; hmm? gözümü bir açtım 4 ! "iftara eve yetişemeyeceğim sanırım" dedim içimden. sonra ta mutfağa indim -başka nerde saat var bilmediğimden- bir de baktım ki 12'ye birazcık yaklaşmış. sakinleştim. tekrar yattım. annem aradı; yetişemedim. mesajı geldi sonra: "beni çabuk ara!" çok kısa mesaj yazar; onu da mecbursa.. ama noktalama işaretlerini unutmaz benim canım annem. aradım; "beni aramışsın n'olmuştu?" dedim gülümseyerek. pek de gülümsemeyerek cevap verdi: "seni arıyorum evet; nerdesin? kaç kere aradım; duymadın mı?".. buna benzer bir kaç şey daha söyledi ama önemli değil. ufak bir ara, esra'ya kıyafet beğeniyoruz.. beğendik efendim. ben her zaman bir kıyafete çantasından başlarım. yine öyle yaptım. ''esracım şu yeşilli çantana göre bir şeyler giy bence.''. söz dinliyor bu kız.. bu arada ben burada çanta ve pabuç beğenirken esra'ya, ortopondistim (!) beni bekliyor.. her neyse.. burdan daha fazla devam edemeyeceğim.

akşam geç saatler, ev.. fonda sırayla; hefner, hefner, yine hefner..

geldim ve baktım. yazacak yeni bir şeyim yokmuş. ama belki esra'ya gidişimi anlatabilirim ya da sabaha kadar ne yaptığımızı. ama bu hikaye de anlatırken sıkıcı ve uzun. belki sadece taksi şoförünü anlatabilirim. bu hikaye de çok yılışık. belki ben şimdi sussam daha iyi. iyi ramazanlar diliyor; sıradaki parçayı konuşmaya meraklı taksi şoförlerine ve yaşıt oldukları için sevindikleri restaurantlara armağan ediyorum... hefner'den a better friend sizin için geliyor. rastlantıymış gibi yapalım..

.
"no matter how you brush your teeth, i can still smell the nicotine. "
.

Pazar, Ekim 02, 2005

amin

herkesin annesi böyle değildir sanıyorum. benimkinin en büyük hobilerinden biri güvenlik görevlilerini beslemek. bu işi de genelde bana yaptırır. güvenlik görevlisi, bekçi, bahçıvan.. ben de iyilikten ve incelikten yanayım elbette ama bu işi her gün; hatta gece de yapmamız şart mı? yine böyle bir şey oldu. "lulacım; -elbette burada adımı telaffuz ediyor ama ismimi bir sır gibi sakladığım için söyleyemiyorum size- görevlilere meyve götürür müsün hazırlasam?" "götüremem anne; canım sıkkın, meyveyi bana hazırlasan olmaz mı?" "hadi hadi, üstüne birşey giy gel."."akşam akşam adamları rahatsız etmenin ne alemi var anne ya? hem canları meyve istemiyodur belki.." "çay mı hazırlayayım?"... gördüğünüz üzere pes etmez annem. illa ki yedirecek, ısrarkeş. "peki peki" dedim. benimse pes etmek doğamda var. gittim. "bunu annem yolladı" dedim. "bir maniniz yoksa yiyiverin" de diyecektim vazgeçtim. teşekkür edip, geçen gece getirdiğim tabağı iade ettiler. aldım tabağı; turgut uyar'ın şimdi hatırlamadığım isimdeki şiirindeki gibi yürüdüm. eve geldim. ıhlamurum soğumuş izlediğim şey her neydi ise bitmişti. ama vazife kutsaldı. o yüzden canımı sıkmadım. izlediğim şeyin ne olduğunu hatırlayıp bittiğine sevindim zira canımı sıkmada yardımcı roldeydi. umutsuz ev kadınları mıydı neydi? rastladığım kısmında içlerinde en güzel olan kızıl kadın, eteğini giymeyi unutmuş olan sarışına "ben kocamı aldatmıyorum, böyle bir şey düşünmeyesin" uyarısında bulunuyordu. "sadece onunla hayallerimi ve en özel düşüncelerimi paylaşıyorum" diyordu. sarışın olan da kendinden beklenmeyecek bir zeka parıltısıyla; "bu da aldatmak sayılmaz mı?" gibi bir şey diyordu. kızıl da aynen benim gibi şaşırmış ve hak vermiş şekilde ayrılıyordu yanından kadının. evet sanırım canımı sıkan umutsuz dedikleri ev hanımlarının umuttan ne anladığı ya da anlamdığıydı. hele kocasının iş arkadaşını tehdit olarak görene ne demeliydi? işte o hakkaten umutsuzdu. ağladı ağlayacak, uzun uzun sevilmek isteyen ama kocasını baştan çıkarması neredeyse imkansız hale gelmiş, kocasının ona ilgisi ise karneye bağlanmış olan.. ona biraz acıdım, yalan yok. o da bana acırdı görseydi. elimde koca bir fincan ıhlamur, hırkama gömülmüş, eşofmanımı çorabımın içine sokmuş.. üşümek bende ruhsal bir çöküntüden meydana geliyor. yazın da tir tir titremiş biri olduğumdan, bu böyle. her neyse. umutsuzdum sanki ve hatta kızıl bile değildim, daha bile umutusuzdum bu sebeple. hiç de kızıl olamayacaktım. avrupa birliğine girsek bile benim yüzümde çiller olmayacaktı. hangi kızıla boyasam saçlarımı çilsiz ve sahte olacaktım. böyle düşüncelerle camdan baktım, "yiyorlar mı acaba götürdüğüm meyveleri?" diye düşünerek.. ve adamın, görevlilerden birinin kekeme olduğunu hatırladım. ilgisizliğim bu ayrıntıyı ancak şimdi hatırlamama olanak verdiği için, teşekkür ederken kekelediğini, biraz buruk, biraz da ben kendim daha burkulmuş biriyim düşüncesiyle hatırladım. onun adına sevindim. güç ve kuvvet ve uyanıklık diledim onun için Allah'tan.

amin.



Perşembe, Eylül 29, 2005

biyopsi

hep beraber oturmuş, uzanmış, bağdaş kurmuş toy storyyi izliyoduk ki; ailemi mercek altına almak geçti aklımdan. sonra hemen vazgeçtim. bir tek babamı almaya karar verdim. onu da nasıl yapacağım meçhul. kendisine ilişkin ayrıntıları sıralayabilirim belki:

1. kahve sevmez, ne zaman "türk kahvesi ister misin baba?" desem yüzünü buruşturarak "sen bilirsin, yap istersen" der. hiç acımam, yaparım.

2. beklemeye tahammülü olmadığı için hep bekletir. bunca yıldan sonra hala daha bu duruma alışamamamız, tamamıyla bizim hatamız.

3. ne zaman sigarayı bırakma mevzusu olsa "bırakacak kadar çok içmiyorum" der ve konusu açılmışken mutfağa gider bir tane yakar. -bizim evde sadece mutfakta sigara içilir, sadece babam içer.-

4. türk sanat musikisine düşkün olmasına rağmen Saint Etienne'in former lover'ını dinler, sever.

5. yurtdışında italyan olduğu sanılır. yaşlandıkça çekiciliği artıyor sanırım. ve kendisi alyans takmaz ama düşünülenin aksine annem bunu problem etmez. ikna kabiliyeti dudak uçuklatır.

6. yardımseverdir, mübalağa sevmez (!). ben sanırım 15 yaşımdan büyük 17'imden küçüktüm. babam o sıra tenise merak salmıştı. -alyanssızdı o zamanlarda da- hocasının da 20 küsur yaşlarında anadolu'dan gelmiş, ders vererek geçinen bir genç çocuk olduğundan bahsediyordu. bir gün beni de derse götürdü. ben kendimi hazırlamıştım tabii, yağız bir delikanlı bekliyorum babamın verdiği tarife göre. adını şu an hatırlayamadığım bu orta boylu, bakımlı bronz genç, büyük bir amerikan arabasından inerek yanımıza geldiğinde ben, evet, mavi ekran vermiştim.

7. bazı sabahlar takımının içine kravat beğenemezken benden yardım ister. ben de hep kendi hediyemi tavsiye ederim. en güzel o olduğu için değil, en çok hep o yakışır.

8. güveç konusunda bir numaradır. ben yemem o ayrı.

9. şimdilik bu kadar.

ilkokul 3. sınıf ödevi gibi tınlayan bu yazımdan çıkarılması gereken derslerden biri babamı çok sevdiğimidir, diğeriyse size ev ödevidir. isim ve numara sağ üst köşeye yazılacak unutmayın.

Çarşamba, Eylül 28, 2005

the sanest days are mad

dış mekan: hamdi'nin ya da başka bir yerin terası. alabildiğine boğaz. sabahın erken saatleri. güneş denize batmış. bilmediğim, tanımadığım birine ismiyle sesleniyorum. o da bilmediğim ismiyle geliyor yanıma. oturuyor. onun nereye baktığını bilmiyorum, ben denize bakarak şimdi hatırlamadığım şeyler konuşuyorum. o da konuşuyor mu bilmiyorum.

PERDE.

uyandım sonra. her zamanki gibi programlayamadım kendimi, oysa izlanda'da olmalıydım rüyamda. öyle istiyordum. bu hayal kırıklığıyla biraz daha mızmızlanacaktım yatakta ki, üzerinde kocaman puntolarla MY DAD IS STRONGER THAN YOUR DAD. yazan blog meşhuru yeğenim belirdi. yine mıncıklamaya başladı yüzümü. ne anlıyor anlamıyorum bu işten. eviriyor çeviriyor burnumu, sonra parmaklarını gözlerimi oymak suretiyle kirpiklerimde gezdiriyor. ben de onu hep yaptığım gibi yanıma uzandırıyorum. uzun uzun gıdıklıyorum. kahkahalara boğuluyor. öldürme çocuğu. öldürür müyüm? biraz daha gıdıklıyorum. sinirlenip gidiyor. çocuklar da kediler gibi sanırım. başınabuyruk bir sevgileri var. deli gibi sevmek istiyorsunuz, hevesiniz hep kursağınızda kalıyor. alıp başını gidiyor. başınızın çaresine bakamayan siz de, onun mıncıkladığı yüzünüzde bir yarım kalmışlıkla, içten içe "kırılıyorum ama niye?" hissiyle, "iyi de ben yine de seviyorum seni, yine de çok, istediğin kadar al o başını, istediğin kadar kaybol, istediğin kadar sobeleyim seni.. ben hep buralarda şımartamaya hazırım seni. ne zaman dilersen.." düşüncesiyle yürüyen bir konuşma balonu olarak dolanırsınız. onun yine ruhu duymaz; içinde karlar yağan cam küreler araklar odanızdan. -bunu kediler yapamaz- her neyse. çocuklar da çok sevilen her şey gibi kendilerinden parça parça tattırıp, tadlarını damağınızda bırakırlar. her neyse, ben ona bu sabah tüm mahmurluğumla şarkı söyledim:
the sanest days are mad
why don't you find out for yourself ?
then you'll see the price
very closely
bunun dışında bir çocuk olarak küçük kardeşimin dün doğum günüydü. maytaplarını yakarken elimizi, mumları söndürürken de yine elimizi yakmayı başardık. ben ve kız kardeşim. önemli sayılmaz. ben zaten elime hasar vermekte rakipsizimdir. örneğin dün çorba döktüm. -bir insan eline çorbayı nasıl dökerse öyle- sonra da maytap.. ilk fırsatta da, misal salata yaparken, keserim bıçakla. sakarlıkla ilgili değil. birinin dediği gibi "senin bu ellerinde ne var?" inanın ben
de bilmiyorum. benim bu ellerimde ne var..?
her neyse. uyandı yeğenim yine. yanıma getirdim. şimdi benim, anlam veremediği ve takip edemediği hızla tuşladığım klavyeye bakıyor. sen de yaz canım.. "jkrklllmdf juın laxdalm lmömbjoğişçisüswe"
çok hoşuna gitti. ama şimdi bana uffluyor.. izi,3n3 v56e5rm5iyo8ru8m 758diye

Pazar, Eylül 25, 2005

souvent femme varie bien fou qui s y fie

günlerden pazar yine. fonda andrew bird çalıyor. (tavsiye edene teşekkür ediyorum; doğum günümü kurtardığına da.) dinlendikçe daha çok dinleniyor. bu sabah hayat biraz geç ve huysuz başladı. bir şeyin başıma geleceğini anlamak gibi bir huyum olmasına rağmen ona karşı önlem alamayan biriyim ben. ne alakası mı var? şöyle; kız kardeşim arkadaşına -üst komşumuz- gidecekti. çıkarken "bak makarna var ocakta, unutma al onu 5 dakka sonra" dedi. "tamam tamam." dedim. bir de ekledim "ben banyo yapıcam, anahtarını al, duymam yine kapıda kalırsın dünkü gibi." dün kaldı çünkü. ben banyodaydım. karnımdan geliyordu sanki sesi telefonun ve de kapının. sonra "acaba gerçekten de kapı mı çalıyo?" diye düşünüp kapıya gittiğimde de kulaklarından dumanlar çıkan kardeşimi ve en yakın arkadaşını buldum. arkadaşı oturuyordu, ondan sanırım, biraz sakindi. oysa kardeşim beni ilk fırsatta boğacaktı. imkan vermedim. hemen z. ye sarıldım. sağolsun bir şey demedi. her neyse işte bu kapıda kalma flashbackini yapmamın nedeni kardeşimi neden uyardığımı anlatmak istememdi. zira anlattığım kadarı biliniyor. uyardım ve pek tabii 5 dakka sonra ocaktan almam gereken makarnayı unutarak banyoya girdim. yine karnımdan sesler gelmeye başladı. telefonum da kapı da çalıyordu. uffladım. kızdım da. çıktım banyodan. söylene söylene gittim. baktım kardeşimin eli içerde. "kızım sen hasta mısın?" dedi. kapının, hani şu yukarda bir aparatı var ya; onu itince kapı açılmıyo, işte onu itmişim bir ara. elindeki anahtar bir işe yaramayan kardeşim beni cidden boğacakti ki mutfaktan gelen kokuya odaklandı. bir ton söylendi. "bir daha bana bir şey yapmamı söylemezsin sen de!" dedim. dersini aldı mı bilmem. souvent femme varie bien fou qui s y fie. telefon çaldı. fatma. "aşkitom harvard'a gidiyoruz, sen de gelsene." "oluuur" dedim. evde kalsam kardeş dırdırı çekeceğimden emindim. "çok iyi olur." deyip giyindim. hem başka bir şey daha oldu ama onu anlatmak istemiyorum. o canımı daha çok sıktı hem. neyse. böyle işte. üşüdüm oturduğumuz yerde. şal istedim. yine üşüdüm. "saçımı kurutmadım ondan mı?" dedim. evet anlamında onayladı fatma. kafam dağılıyor fatma, hep konuş hiç susma.. bu renk bana ne çok yakışıyormuş.. fatmaaaa; ayrılık mı yazıdan önce icat edilmiş; yazı mı ayrılıktan önce?

dünden bahsetsem ben? bugün hava kapalıydı. dün nasıldı bilmiyorum; özden'le kapalı mekandaydık. çıkınca da hava kararmıştı zaten. yeni döndü tatilden özden. karadeniz yaylalarında yeşilin seksen tonunu görmüş. o söylemedi ama ben anladım gözlerinden. yeşermişler. özden'in yanındayken sanki biri akrebe rüşvet veriyor. yelkovan sabit kalıyor ama akrep devamlı ilerliyor. yine öyle oldu. en son ben elmas bir yüzük deniyordum, özden de "yakıştı" diyordu. satıcı bir satıcı klişesi olarak "düşünürseniz bir indirimimiz olur" dedi. ben de benim klişemle cevapladım "düşündürtücem; siz merak etmeyin.". her neyse.. özden diyorum; bütün saatlerin akreplerinin arkalarını dönmeden kaçtığı arkadaşım; senin yanında benim çenem ne çok düşüyor. evet evet; başkasının yanında hanım hanımcık oturan ben, özden'in yanında 5 yaşında haşarı bir çocuk oluyorum; kimseyi umursamıyorum. ruj bakıyorduk. daha doğrusu ben bakıyor, dudağımı renkten renge sokuyor, satıcı çocuğun "bu da yakıştı, şu da.." sözlerini önemsemiyordum. ta ki o ruju bulana dek. satıcı ruju götürüyor ya kasaya -bunu da anlamıyorum, ben de pekala götürebilirim onu, niye beraber yoruluyoruz?- biz de peşindeyiz. geldik; kasa-cı sordu "ne vardı?", ben de elimi dudağıma götürerek "bu ruj vardı." utandırdım zavallıyı. işte diyorum ki benim suçum deil, hepsi akreplerin sevmediği özden'in suçu.
ve evvelki günler.. yeğenimin bakıcısı acilen eskişehir'e gittiği için ben yetiştim olay yerine. evet doğru duydunuz, hijyen manyağı ben, altını değiştirdim o yavrunun. yemek yaptım, kitap okudum ama daha çok anlayamadığım çokluktaki dergileri karıştırdım. yanlış anlamayın kadın dergisi değil; moda dergileri. zira ikisi arasında çok fark var. beynim döndü. "yan sayfa" diyor destan gibi yazıyor. küpe şurdan, bilmemne burdan. hayır bir de işin garibi fotoraflar o kadar sanatsal ki, bir çoğunda dedikleri aksesuarları göremiyoruz. mesela mankenin başını öyle bir almış ki; gözler var, gerisi arka plan. ama anlatıyor uzun uzun; bilezik şurdan, yüzük burdan..
neyse efendim, bu blogumu kurgusundan ötürü tüm memento severlere adıyorum ve ekliyorum;

yukarda: kırmızı anvelop üst mango; beyaz askılı t-shirt ulus pazarı; kot pantolon levi's, pazen kaftan 2. el, derviş (kapalı çarşı); yüzük river island; oje body shop (06 rose petal red); fuşya ruj max factor..

Pazartesi, Eylül 19, 2005

modern çağın çıkmazı: haftasonu

haftasonu insana verilmiş en büyük cezaların başında gelir. illâ ki ilginç bir şey yapmalı, pazartesi günü anlatmalıdır. okurken; -ilk-orta-lise- tamam da, ya okulları tükettikten sonra? hâlâ daha ilginç bir şeyler yapma zorunluluğumuz olması garip değil mi? "hafta sonu ne yaptın?" sorusu bütün diğer soruların üç adım önündedir hep. hiç nedensiz haftasonumuzu anlatılabilir kılmalıyızdır. kimsenin gitmediği bir film, bir konser, bir şiir dinletisi, bir bilmemne bulmalı, haftanın içini kemiren günlerde ballandıra ballandıra anlatmalıyızdır. yoksa biz ne de boş insanlarızdır, ne de boş yaşarız. kitap okumak zaten ezelden beri bahsi geçmemesi gereken bir haftasonu uğraşıdır, boş zamanlarda yapılmalıdır mümkünse.. hatta daha becerikli olanlarımız okumaz, yaşar.. zira hayat tecrübesi denen şey tam da budur. okuyanlarımız hiçbir zaman tadamazlar bu tecrübeyi. roman karakterlerine onların haberdar olmadıkları, hiç bir zaman da olamayacakları his ve düşüncelerle bağlanırlar. şüphesiz bu normal insanların içine düştükleri bir durum değildir. bu duruma ancak ve ancak haftasonlarında yeterince sıradışı aktivite yapamayanlar düşer. her neyse, sözün kısası makbuldür. diyecektim ki, ben bu haftasonu bol bol oturdum ve kitap okudum; karaktere aşık olamadan pazartesi oldu.

Cuma, Eylül 16, 2005

bu sefer başlıksız olsa?

aslında her şey bu kadar trajik değildi aziz okurum; ama bir şeyi abartmadan anlatmanın imkanı yoktur, sen bunu benden daha iyi bilirsin. gercekler can sıkıcı ve bayattır. doğum günüm elbette kutlandı, elbette çok sevdiğim ve tarafından sevildiğim insanlarca -bir kısmından doğum günü tebriğimi çalarak almış olsam da-. iki kez pasta kestim, üç kez mum üfledim ve sayısız kez sarıldım, sarılındım. sorun bu değil. sorun benim kodlarımmış, öyle diyor biri. ayarlarımın düzelebilmesi için kodlarımın gün ışığına çıkması şartmış. her neyse; konu bu değil. konu neydi unuttum. ablam londra'ya gitti. yine. konuş onunla'yı izlemek istedi canım şimdi.

her neyse. bu sabah erken kalktım. gece fazlaca sağa sola dönmekten sanırım, saçlarım ağzımda uyandım. hazırlandım. fatma'yla buluşacaktım, sultanahmet'te. caddede çok ciddi bir trafik vardı. taksiye bindim. "caddede trafik var sanırım", dedim -ne aptalca bir cümleydi-. "evet" dedi, "kaza olmuş, yan yoldan gidelim.". taksi şoförleriyle konuşmak gibi bir huyum yoktur genelde ama boş bulunmuştum. ve pek tabii sohbet etmeye can atan amcam ilk fırsatta köşeye kıstırdı beni. "sonbahar belli etmeye başladı kendini." "gelsin gelsin.." dedim, "niye gelsin?" dedi, "iyidir sonbahar" dedim. ne kadar boş konuşursam o kadar çabuk sonlanır sanıyordum sohbet, yanıldığımı anlamam epey vaktimi aldı. boş boş konuşarak ilerliyorduk. "bütün taksi şoförleri birbirine mi benziyor?" gibi hiçbir sosyal sorunu gün ışığına çıkarmayacak bir tez ile meşgulken aklım, geldik. ben epey geç kalmıştım. fatma acıkmış ve sıkılmıştı sanırım. ama birden bana seslenildiğini duydum ama fatma etrafta yoktu, sadece son hızla bir kestane zıplayarak üzerime geliyordu.. fatma çok güzel kestane sektirir. neyse, hemen köfteciye gittik. epey oturduk. ne çok konuştuk. öyle çok ki; kovulduk.. bilen bilir orası çok meşhurdur ve yine bilen bilir çok müşterisi vardır ve yeri kısıtlıdır. birden yanımızda bir garson ve iki teyze belirdi. garson teyzelere "buraya oturabilirsiniz, kalkıyor hanımfendiler" dedi. çok utandım. kalktık. yürüdük, pek çok kestane toplayıp sektirdik. hayatın içine bir buse kondurduğu biri fatma. öyle ışıl ışıl.. her neyse..

dönüş yolunda, ki 6 gibi ayrıldık, yine dehşet, evet kelimenin tam anlamıyla dehşet bir trafik vardı. eminönüne yürüdüm, cağaloğlunu özlemiştim. öğrencilikten sonra gitmiyor insan. her neyse, yine o köşedeki kitapçıya girdim. elimi kolumu doldurdum. "üyelik kartı var mı?" dedi. birden saçma sapan bir sevinç yerleşti yüzüme. o "çocukluğumda uçan balona tutununca ben de uçarım" hissi.. o, evet hayat bazen kaldığı yerden devam edebilir düşüncesi.. görüyorsunuz ya, bir üyelik kartı var mı sorusuyla dağılan biriydim. dağılmak işte, flashback ve flashforword yapmak aynı anda. cüzdanımın derinliklerinden bana indirim sağlayacak o kartı buldum. sonra başka kitapçı, başka bilmemneci derken indim cağaloğlundan aşağı. ali muhiddin haci bekir'in vitrinini görünce dayanamadım. ben ne iflâh olmaz şekerlemeciydim. lokum aldım yine.. fındıklı ve fıstıklı karışık. ben çok sevrim lokumu. ve trafik.. adım adım ilerledi. ama ben artık akmerkezin önünde indim arabadan.. karşıya geçtim.. elim kolum torba dolu. pazardan dönen kadınlar gibiydim. ama annem pazar dönüşü birleştirirdi poşetleri. ben niye yapamadım? noel baba gibi yürüdüm caddede. hepsini kucakladığım torbalarla, ev yolu giderek uzuyordu. parlak ve dar caddesinde etilerin hepsi birbirine benzeyen kızlar hepsi birbirine benzeyen oğlanlarla gülüşüyorlar ama çoğunlukla neye gülüştüklerini bilmiyorlardı. bense, aralarından lokumlarımı açıp yiyemediğim için yersiz bir hırsla küçük adımlarla geçiyordum. farketmiyorlardı elbette beni. telefonum çalıyordu. kimseye "afedersiniz telefonum çalıyor ama çantamı açabilecek durumda değilim yardımcı olur musunuz?" diyemediğim için sekiz olmuş vaziyette açtım telefonu. annem. "nerde kaldın? saat 9'u geçiyor".. tam cevap verecektim şarjım bitti. ne iyi oldu. eve geldim. gelip uzanacak, lokumlarımı yuvarlayıp kitaplarıma bakınacaktım. hiçbir şey sandığım gibi olmadı. annem o telaşlı sesiyle "hadi, hemen çıkıyoruz, ya böyle gel, ama yok deiştir üstünü.." daha ben "nereye" demeden.. "baban gelmiyor, gitmezsek çok ayıp olur, bilmemne lokantasına. düğüne" .. bende ciddi bir sızlanma.. "anne bacağımı kaldıramıyorum. nütfeeeeeen.. ya baba.." yanlış kişiden medet ummak budur.. "çok gezmeseydin sen de, hadi çabuk gidin çabuk dönün.." ve evet tüm yorgunluğum ve lokum hasretimle soluğu odamda aldım. annem kapının ordan hadileye dursun ben hayatim-ne-kadar-sade-giyinirsen-güzelliğin-o-kadar-göze-çarpıyor kıyafetimle ve takıştırdığım ilk küpeyle söz dinledim. ama ayağım ayakkabıya zor girdi. ve arabada annemi, "anne açım!", "orda yemem!", "anne bak fırın!" ünlemleriyle beni taşıdığına pişman etmeye çalıştım. ve lokantaya elimde poğaçayla girdim. hayır hiç utanmadım ama annem beni bir süre tanımadı. çocukluğumda benle kafa bulan ahmet abiyi gördüm. annemin kuzeni miydi neydi? evlenmiş. bir süre sonra anneme kaş göz yapmaya başladım ve annem de açıkça benim sıkıntımı afişe etti ve böylece çıktık. yolda şarkılardan fal tutuyordum. pixies'in hey'i çaldı. yüksek sesle söylemeye başladım, tüm yorgunluğumla.

"hey been trying to meet you hey must be a devil between us or whores in my head whores at my door whores in my bed but hey where have you been if you go I will surely die..." yazılmış en iyi aşk şarkılarındandır. sokak çocukları gibidir, eli kirli, ağzı bozuk, öfkeli, kırgın..

her neyse.. bir günü böyle yorgun ve aşık; yenik ve lokuma hasret noktaladım.

Çarşamba, Eylül 14, 2005

bu bir bant kaydıdır

onlarca mail, telefon, faks ve telgraftan sonra doğum günüm hakkında yazmaya karar verdim. efendim pek çoklarının unuttuğu üzre eylülün ikisinde doğmuş biri olarak mevsimlerden sonbaharı, aylardan eylülü, sayılardan da 2'yi severim ki asaldan ziyade asildir. her neyse.. bu seneki doğum günüm de tıpkı diğerleri gibi, benim bile hatırlamadığım bir gün olarak başladı. evli olan ablam koridorda, telefonda, eşine sitem ediyordu sanırım. ben de olur da odama girer diye uyuyor numarası yapıyordum.. böyle sitemler ve benzeri şeyler çok gerer beni. o girmedi ama ufak yeğenim gelip yüzümü mıncıklamaya başladı. evet ben aynen böyle uyandım doğum günü sabahıma. tabii o zaman akşama dek tarifsiz sıkıntılar çekeceğimi bilmiyordum henüz. sırayla kahvaltı, ütü, çay keyfi, tekrar ütü sonra türk kahvesi sonra başka pek çok sıkıcı şey... "beni unutmayı bile unutmuşlar!" dedim içimden. üzülmedim ama. yani üzüldüm de üzüldüğümü kabul etmek istemedim. yani hayatı anlamak için hayattan olmak lazımdı. bense böyle tecrübelere prim vermeyecek kadar yaşlanmıştım. daha vakarlı durmam gerek diye düşündüm. sonra film izledim. biraz daha sıkıldım. sonra biraz daha.. beni unutanlara hatırlatmak istedim kendimi.. attığım bazı mesajlar şöyle idi:

"bugün benim doum günüm. 'iyi ki doğdun' diyosan 1'e, 'keşke doğmasaydın diyosan' 2'ye, 'umrumda değil' diyosan 3'e basar mısın? =)"

"=("

"bugün benim doğum günüm. hatırlayıp mesaj atsaydın şık olurdu elbette ama problem değil. hala dostumsun ve çok seviyorum seni, iyi ve kötü günde.." -bunu hale'ye attım-

tabii bu mesajları aldıktan sonra aradılar.. ama bir de azar işittim; bilhassa hale'den. kendisi benim çalışmadığım için onun çalışıyor olduğunu anlayamadığımı ve beni zaten arayacağını ama artık aramasının hiçbir şey ifade etmediğini çünkü benim bu telefon görüşmesini onun burnuna soktuğumu falan söyledi.. öğle tatilini beklemiş beni aramak için.. inandım. sonra bir kaç görüşme daha yaptım. akşam olunca, ki epey geçti "hadi pastanı keselim" dediler. pastamı bile unutmuştum.. pastamı yedikten sonra odama çekildim.. içerde ceri maguayırı izliyorlardı. bense o filmi hiç sevmiyordum. tom cruise fazla abartılı oynuyordu. saçma sapan bir vakit kaybıydı.

derken ertesi güne ramak kala kurtuldu günüm. biliyorum çok ayrıntısız oldu. ama bunu bilerek yapmadığımı kim söyleyebilir?

Pazartesi, Eylül 12, 2005

lula mutfakta

sabah erken saatler..

mutfak tarihimizde, bugün yaptığım tiramisudan daha kötü bir şey yapılmadı sanıyorum.. pardon, ablamın bundan yaklaşık 15 sene evvel yaptığı papatya kurabiyesini es geçmeyelim. yiyenin dişi kırılıyordu. yemeyen de merakla kıvranıyordu.. her neyse, yiyince sakinleşecektik lakin, ağzımızda bir kaya ile soluğu çöpte almıştık.. tarih kendini tekrar edecek ya, ben vaktinde ablama güldüm ya, bana da aynısı olacak ya.. ve sayın seyirciler, ben, lu-kahvaltıda arkadaşlarını ağırlamaya niyet etmiş-la, kelimenin bütün anlamlarıyla tutuştum.. evet evet; yüzümde güller değil karanfiller açtı.. sabahın körüydü.. salon dağınık, tiramisu yerle yeksandı. ve ben alt tarafı bir kahvaltı için bunca anlamsızlaşmıştım. bir gece evvel halüsinasyon görmüş ama bunu ev halkına izâh edememiştim. sabahsa çalan saati ancak yarım saat sonra kapatabilmiş, "niye çalıyo bu diye?" düşünecek kadar kendimden geçmiştim. ve sonra olan oldu.. ben bulaştırdığım yüzseksen kap-kaşıkla mutfağın ortasında kalakaldım.. yaptığım tiramisu altına yerleştirdiğimiz 4 spatulaya rağmen bir arada durmayı beceremedi. benim hatamdı, biliyorum ama papatya kurbiyeyle o kadar dalga geçmemiştim yanlış hatırlamıyorsam.. kurtulur sanıyordum tiramisum.. olmadı ama.. sigara içiyor olsaydım, o kırgınlıkla bir tane yakardım sanıyorum. içmediğim için yakmadım. kaldığım yerden devam ettim işe. iş dediğim de normal insanların 15 dakikada bitirdiği türden şeyler.. ama bir kez çuvalladığım için şansımın yaver gitmeyeceğini anlayacak kadar hayat tecrübesine sahiptim çok şükür.. ve her şey beklediğim gibi oldu.. dolabın kapısını açmamla pirinç pilavı bulunan kaseyi yere dökmem bir oldu. onu temizlerken irili ufaklı bir kaç şey daha devirdim-döktüm-topladım-sildim-kaldırdım. anlatırken kısa sürmesinin aksine gercekleşmesi yarım saatler aldı bu eylemlerin..

öğlen..

benim tarif etmekten yorulduğum yolda defalarca kaybolan bu üç kişilik grup en son beykozda aldı soluğu.. anlamıyorum ki, nerede kayboluyorlar.. gerçi şimdi burada anlatacağım sapağı neden kaçırdığını ama fırça yemek istemem kendisinden.. vee nihayet geldiler... benim karnım sırtıma yapışmıştı ama sorun değil.. aşk insana neler yaptırıyor..? -burada gülümser misin hale?- çok çok çok sevdiğim bu üç silahşör masanın 4'te 1'ini ancak yediler.. dövemedim ama.. aşk nelere kâdir? -sen gülmezsen ben gülerim..-

akşam üstü..

dışarı çıktık.. dönüş yolunda yürüdüm.. pek çok yavru kedi gördüm.. şaşkınlığımı gizleyemedim, zira eskiden burada oturan ama şimdi ayrılan hasan adlı beyin gördüğü bütün kedileri kısırlaştırmak gibi bir hobisi vardı.. sokaktaki bütün kediler foka dönmüş, ayaklarını yerden kaldıramadıkları için sürünüyorlardı.. öyle şişmişlerdi.. bunun dışında bir de yavru kedi göremez olmuştuk ki bu da en az kedilerin yusyuvarlak olması kadar acıydı.. her neyse çok sevindim yavru kedi gördüğüme.. oturdum sevmeye başladım.. böyle de aklımı peynir ekmekle yerim bazen. elalemin kapısının önünde.. şaşkındım, belki ben göremeden şişerler diye doya doya seveyim istedim. doyamadan görevli geldi.. biraz dalga gecti biraz da "git başka yerde eğlen" bakışı fırlattı. kalktım kaldırımdan. arkamı döndüm.. eve doğru yol aldım.. when you're on your own, it's a long walk home..

daha da geç saatler..

zzzZZZ.. telefon. hale. "efendim?". "şimdi yol ikiye ayrılıyor nişantaşı için sağa harbiye için sola dönecekmişim.. nereye sapıcam?". ben de yine asılsız bir heyecan, bir "ne yapacağım, bu kız nasıl kayboldu yine?" endişesi.. "yaa hale ya, nereye gittin sen? dümdüz çık demedim mi ben sana?".. gülmeler.. daha çok gülmeler.. "eve şimdi girdim.. haber verim dedim.."

iyi yaptın hale, çok iyi yaptın.. ama bir dahaki sefere ben sana gelsem? tiramisu değilse bile yavru kedi getireceğime söz veriyorum..

Cuma, Eylül 09, 2005

kış uykusuna öykünen yarasa

saat 6:59. uyku tutmadı. tabiri caizse yatakta kıvranmaya başladım. uyumayı diliyordum, olmadı. biraz üşümüşüm sanırım gece, ürpererek uyandım. "n'apsam?" dedim, aklıma daha ilginç bir fikir gelmediği için acıdım şimdi kendime. "kendime acıdım" ifadesi de çok sinir bozucu aslında. neyse. uyuyamadım ya ondan bu huysuzluk, yani ondan olmasını diliyorum. hiç yoktan huysuzlaşacak biri olmak istemem. istesem de olamam umarım. rüyamda ilginç bir şeyler görmüştüm sanırım. öyle bir histi üşürken hissettiğim. ama şimdi tek hatırladığım bilmediğim bir sokak vardı. candyland çalıyor, usul usul..

araf'ı bitirdim dün sabah. bir kaç sabah önce başladığım kitabı elif şafak'ın. ama beni niyeyse pek hatta hiç tatmin etmedi.. galba ben gençtim ve elif şafak daha güzel kitaplar yazıyordu. ve düz mantıkla, yaşlandım ve bayan şafak'ın söyleyecek yeni bir şeyi kalmamış. o da bana benziyor yavaş yavaş galba. tabii şöyle bir şey de olabilir, ben eskiden daha güzel düşünceler doğuruyordum.. yani bir kitabı okurken bin başka şey sıkıştırıyordum satır aralarına.. kabul ediyorum bir hayli saftım ve kolay heyecanlanıyordum.. neyse... kişisel depresyon tarihimi gözler önüne sermek değil niyetim.. niyetim yok aslında hiçbir şeye -burada niyetin ingilizce karşılığına, oradan da evliliğe bir gönderme yapmıyorum sayın okurum, böyle bir çıkarım yapma e mi? aslına bakarsan sen hiçbir çıkarım umma yazdıklarımda.. öyle boş öyle anlamsız yazıyorum ki..

7:29. kimsenin uyanmaya niyeti yok anlaşılan. kahvaltı hazırlamak için erken, yürüyüşe çıkmak için geç olduğu için, sizi sıkan beni ise meşgul eden yazım devam ediyor.

dün reyhan'dan dönüşte elifle kapının önünde yine arabada, anlattıkça çoğalan sohbetlerden birini yaptık. eskiden daha sık olurdu kabul ediyorum.. arabadan bir türlü inemezdim. gittikçe daha da koyulaşırdı sohbet, sanki bütün gün çenemiz hiç açılmamış gibi.. ama dün bir şey oldu. yani her zamankiden içip de farklı tad almışım gibi.. ya da başka bir şey, tam olarak tarif edemiyorum.. her ne idiyse beni dün biraz hayata bağladı itiraf ediyorum.. ben çünkü hep hayata bağlanmayı isteyecek ve aslolanın hayatın bana bağlanması olduğunu kabullenemeyecek kadar mankafayım. evet evet, aynen öyleyim. aynı hatayı seksen kere yapan ama ders almayanım, ama bunun konuyla bir ilgisi yok. her neyse.. eliff diyorum, beni dün biraz yaklaştırdı bir şeylere, ne olduğunu henüz bilmediğim bir şeylere..

7:52. hala uyuyorlar. uyku problemimi nasıl çözeceğimi bilemiyorum. diğerlerini çözdüm de bir o kaldı değil, diğer bütün problemlerim uykusuzluktan kaynaklı bence..

8:01. kahvaltı hazırlamakla yatağıma dönüp, bitimsiz bir uyku uyumak arasında gidip geliyorum, ikincisi tamamen hayal olsa da.. kış uykusuna yatan hayvanları kıskandığımdan bahsetmiş miydim daha evvel? kış uykusuna yatan hayvanları kıskanırım ben. daha pek çok başka şeyi, benim yapamadığım, yapmaya da hiç bir zaman muktedir olamayacığım şeyleri yapan her şeyi olduğu gibi. ve evet ben değil kış uykusu, şekerleme bile yapamayan biriyim. ne cüretle kış uykusu dilenirim? bir şarkının nerede başladığını, nerede bittiğini unutmak gibi olsun istiyorum.. ne zaman sabah ne zaman akşam karışsın.. niye bilmiyorum.. ya da ben mütemadiyen saçmalıyorum.

8:13. ufak kardeşim genleşti sanırım, ayağını çarptı yine bir yere.. ve ben onun uykusuna dışardan bakan -duyan ama neyse- biri olarak onun hatırlamasının mümkün olmadığı bir anıyı kayıtlara geçtim.. ve can can geldi.. sevgilisiyle.. söyledim mi, barıştılar!! araya hep kumrallar girer zaten.. (sırf kumralım diye araya bir yere girmem umarım..) neyse.. bu sabahın her zamankinden erken başlaması bir şeyin, iyi bir şeylerin işaretçisidir umuyorum ve siz görmezken ufak kardeşimin burnundan öperek bu yazıyı noktalıyorum. nokta.

Perşembe, Eylül 08, 2005

ruh sağlığına okan!

eskiden yalnızladığımda, ki çok sık olur bu, hemen telefonu elime alıp Reyhan'a mesaj çekerdim. "reyhan" diye başlardım mızmızlanmaya. tek "a" ile başlayan mesajlarım "a"ların sayısının hızla yükselişiyle bir anda çığlığa döner, sonunda da reyhanın üzerine düşen bir çığ oluverirdi. yalnızlığım hafifleyecek sanırken -ki böyle budalalıklarım vardır, inkâr edemem- tam tersi olur, çapı bir hayli genişlemiş eski eksikliğim, müstakbel fazlalığım önce reyhanı sonra da beni içine alır, yutardı. yine uslanmazdık. ve şimdi bakıyorum reyhan, 818 mesajın var telefonumda kayıtlı. tüm yalnızlıklarımda seni rahatsız etmemi affettirecek bir şey diyebilmeyi dilerdim şimdi. yok öyle bir söz. senin sesin geceleri bile güneş kokuyor, ondan belki. ben karanlıktan korkmam halbuki.. ama yine de çocukken de bir resme hep güneşinden başlardım. sağda, solda ya da ortada. ama bir şeyler hep eksikti sanırım o resimlerde ki hiç asılmazlardı panolara.. ilgilenmezdim o zaman bu tür şeylerle. mataramdan su içen sibel'e, ali'ye ve daha bir dolu hijyen düşmanı sınıf arkadaşlarıma sinirlenmekle ve sinirimi belli edememekle meşgul idim. başka şeyler de vardı şüphesiz ilkokulda. mesela ben neden oğlanlarla maç yapıyordum? kızlar maç yapamayacak kadar "ne" idi?

herneyse; konu buraya nasıl geldi? 6 ekim yaklaşıyor, ondan sancıyor galiba karnım. böyle şeyleri problem etmem normalde ama hem gitmek istediğim hem de istemediğim için çelişiyorum kendimle. ilkokul arkadaşlarıyla buluşmanın en ilkel hatası "değişim"i idrâk edememe. mesela tolga'ya baktığımda hala eteğimi bacaklarımın arasına sıkıştırmak geçiyor aklımdan. halbuki uslu duruyor.. ya da umut; daha da esmerleşmiş bu ezelden flörtor çocuk, eskiden köşe bucak kaçtığım biri olduğu için yine masada yanımda oturmamasını diliyorum.. aslına bakarsanız ben ilkokula ilişkin pek bir şey hatırlamıyorum. en net hatırladığım şeyler sırasıyla:
1. ali'nin kocaman mavi gözleri
2. yine ali'nin maçtan sonra kafasına diktiği kocaman termosu
3. duygu'nun çıktığı dalin reklamı -şimdi bu kızın saçları kısacık, ne tuhaf..-
4. ali'nin çıktığı "annem bana kalır" arçelik reklamı
5. burnuma düşen basketbol topu
6. annemin saçımı sımsıkı topladığı ve bu yüzden tokalarımı çözmeme rağmen saçımın şeklinin hiç değişmediği..
7. galiba bu kadar

neyse.. bu ilkokul arkadaşlarımla buluşma merasimimi uzunca anlatmak isterim daha sonra.. bilhassa okan'a dediğimi.. ki sıra arkadaşımdı, çok severdim, ve hatta kaset değiş tokuş ederdik. ben sıkı nkotb'ciydim o nasıl olduysa metalci idi.. "bir şey itiraf edeceğim sana" dedim. çocuğun gözleri açıldı. (aşk ilanı falan mı sandı acaba?) dedim ki, "ben senin bana verdiğin kasetleri hiç dinlemiyordum..." bir tebessüm etti, bir de 'ne yersiz bir itiraf bu' bakışı attı yanlış hatırlamıyorsam.. eesi bu işte, gecen seneden pek bir farkı olmayacak sanıyorum.. bir köşeye hapsolacağım. ali de gelmeyecek zaten. istedikleri kadar 12 yıl aradan sonra gelene diye kadeh kaldırsınlar şerefime ben yine de sıkılacağım.. ve ayrılırken ali'nin mümkün olduğunca değişmiş olması için dua edeceğim.. ne bileyim, beli ekvator kadar olsun mesela ya da lütfen gözlerindeki mavilik solsun.. böyle de acımasızım işte.. herkesten, önce kendimden tabii, özür diliyorum ama kimse aynı kalmıyor ya hani.. misal, leş metalci olacak sandığım okan'ın kız gibi başını önüne eğmesi, benim gibi su içmesi gibi...

"ruh sağlığına Okan!"

Perşembe, Eylül 01, 2005











önce











sonra

oksijen kafa yapar

Ben bazı sebeplerden talihsiz biri sayılırım. Bu sabah bunu bir kez daha anladım. Aslında dün de anlamıştım ama ısrarcı olduğum için olmayan şansımı bugün de denemek istedim. Çuvalladım tabii. Dün benim dişlerime tel takıldı. Gerek yoktu bence ama annemler ilerde pişman olmamam için takmamın iyi olacağını söyledi. Benim için bu, yani “ilerde pişman olmamak için” söz topluluğu anahtardır. Tüm kapılarımı açar. Çünkü hep pişman olmamak için bir şeyler yapar ama nasıl olursa her daim pişman olmayı yine beceririm. İşte yine öyle bir şey oldu. Dün takılır takılmaz pişman oldum. Zaten doktorumun, öyle sinir bir asistanı var ki.. Soyadı muhtemelen nemrut. Biricik nemrut. Dün dişime tel takarken bu biricik, ben şeffaf tel istedim, yok olmaz o senin dişine dedi. Sonra ben o dişçi koltuğunda matrix’e bağlanmayı umdum. Burada ona hükmedemediğim için hiç değilse matrix’te şartlar eşit olabilir dedim içimden. Öyle bir şey olmadı değerli okurum. Ne ben matrix’e bağlandım, ne de biricik nemrut bana tel takmaktan caydı. Ben küçük adımlarım ve kocaman memnuniyetsizliğimle saint michel’in karşısındaki bu eski apartmanı terkettim. Yanımda anneme yamayamadığım ufak kardeşim.. “bak git ben dolanıcam biraz.. geç dönücem eve.. takılma bana.. yaaa anne şuna bir şey de..” olmadı tabii. Yanımda bitti. Ayağındaki galoşları çıkartmayarak ilk köşe başında el açıp dilenecekmişiz havası verdi bütün gün. Ve hatta acıktım acıktım nidalarıyla soluğu pizzacıda aldırdı. Benden çok yedi.. bense tellerimden utanmaktan ve ayaklarında masmavi galoşlarla arz-ı endam eden kardeşimi beyoğlu sahaflarında gezdirmekten yorulmamıştım ki, onun pili bitti. Eve geldik. Ben de sonunda nemrut suratlı oluvermiştim. Galiba bulaşıcıydı. Nemrut nemrut oturuyordum. İstiyordum ki, “o kadar da kötü olmadı” vs densin.. bunun yerine canım diğer kardeşim “ bak zaten küçük gösteriyordun şimdi daha da küçük oldun..” şalterlerim attı. “Değiştireceğim bunu” dedim anneme, “Ya da çıkartacağım”. Her neyse, bu sabah soluğu diş doktorunda almıştım ki asansörün düğmesine basmadan kapısı açıldı. Bir baktım sonra bir daha.. bu bizim nemrut biricik’iğimizden başkası değildi.. sadece önlüksüz olduğu için zor seçiliyordu. Şaşkın şaşkın baktı yüzüme. “telimde problem var” dedim. Rengi attı. “aradınız mı, randevu aldınız mı” gibi bir dolu soru sordu. “hayır” dedim. “telim dün çıktı da” –cidden çıkmıştı, özden telefondaydı hatta, söylesene özden, desene- .. “bir dahaki sefere arayın olur mu? Bakın doktor bey tatile gitti. Ayın onikisinde dönecek ben de tam çıkıyordum” dedi. Yere baktım. Biri duymak istemediğim bir şey derse ben hep yere bakarım. Yatırdı beni yine o koltuğa. Baktı. “bir şey yok” dedi. “var” dedim. “şey .. ben telimi değiştirmek istiyordum. Şeffaf olandan takabilir miyiz bana?”.. durakladı. Doktor bey gelince hallederiz” dedi. Ben hemen hallolsun istiyordum. Sinir oldum. Çıktım. Yine o memnuniyetsizliğimle.. bulduğum ilk dilek-şikayet kutusuna onun adını büyük harflerle yazmak istedim. Hiç karşıma çıkmadı. Daha da demlendi sinirim. Öfke hep daha çoğuna gebe olduğu için sanırım ayakkabım vurdu. Sağ ayağımı. Metrocity’ye gittim. Ayakkabıyı aldığım mağazaya girdim. Ayakkabının vurduğunu söyledim. Aldı pabucu, ben de bir yere oturdum. Teki çıplak ayağımla. Neyse, teşekkür edip ayrıldım ama hala vurduğunu söyleyemedim adama. Başka ayakkabıcıya girdim. Yeni bir çift beğendim. “Güzel oldu” dedi adam. “Almazsam pişman olur muyum?” dedim. Zor bir gün geçiriyordum, adam bunu bilemezdi. Gülümsedi. Ben ağlakken karşımdakinin gülümsemesi beni daha da çok üzer aslında. Yine öyle oldu. “ayağımda kalabilir mi? Diğeri vurdu da” dedim. “tabii” dedi. Altından etiketini söktü. Ben biraz sakinleştim. Dışarı çıktım. Varsa öyle bir şey, temiz hava aldım. Oksijen kafa yapar çünkü.

Çarşamba, Ağustos 24, 2005

rica etsem böğürtlen alabilir miyim elma yerine ben?

anneyle anlaşmanın bir yaşı var sanıyordum. küçük olduğum için anlaşamıyoruz, büyüyünce 'arkadaş gibi' olacağız sanıyordum. ne budalalık! ya da belki ben nicelik olarak değil de nitelik olarak bir türlü büyüyemediğimden annemle geçinebilme sınırı olan yaşa bir türlü erişemiyordum.. bu da mümkün. bir vakit kısa çubuğu seçmiş, annemle geçinebilme rollerini diğer kardeşlerime kaptırmış olmalıyım.. bana kalan rol de, anneyle anlaşamama, konuştukça uzlaşamama, susma, sustukça anlamsızlaşma, anlamsızlaştıkça küçülme, küçüldükçe ağlama, ağladıkça acınma, acındıkça daha çok acıkma... yani demek istediğim bir kelime olsaydım köküm acı olurdu.
..
bu arada bugün Hülya'nın doğum günü. nice seneler canım. şimdi, hemen şimdi saatinin akrebini yelkovanına, yelkovanını da saatinin zembereğine bağla, bağla ki, bundan sonraki her gün bugün, bütün bugünler de doğum günün olsun.. anlaştık? bunu okumadığını biliyorum, okumayacağını da.. ben de okumuyorum.. kimse okumuyor.. neyse..
..
dün gece yüzerken, yüzecekken daha doğrusu, bir yılan yolumu kesti.. üzerine basacaktım az kalsın, onun yerine çığlığı bastım.. kimse yetişmedi imdadıma.. havuzun yanıbaşını çalılık yapmak iyi fikir değil dedim içimden, yılan duymadı. çıktığı deliğe girdi. delik ve delilik boşuna benzemiyorlar diye düşündüm. her deli bir delikte yitirir benliğini. ama ben yitirmedim. orda değil en azından. havuzun ışıkları yandı. havlumu kenara koydum, terliklerimi çıkardım. yılan ışığa gelmez nasılsa dedim içimden.first my left foot then my right behind the other. sonra dışımdan tekrarladım. sessiz sessiz yüzdüm. yüzmeseydim çok yenik hissedecektim kendimi. bir yılana yenilebilirmişim gibi.. yüzdüm; yine de yenik hissettim. i walked into your dream and now i've forgotten how to dream my own dream you are the clever one aren't you. hem de kendime yenilmiş. keşke yılana yenilseydim dedim içimden. duştan çıktığımda annemle babam 7 yıl önceki "o" mevzu hakkında tartışıyorlardı.. hala.. yaşama sevinci böyle bir şey diye düşündüm.. unutmamak.. yani kendi adıma ben unutuyordum.. geçen gün esrayı gördüm iskelenin orda bir yerde.. selam verdi.. "sana mail atacaktım aslında" dedi. "ne diyecektin? 'eşeklik ettim, hiç anlamı yoktu, özür dilerim.' mi?" diyemedim tabii. hayatımda böyle anlar vardı. söylemem gerekenleri söyleyemediğim anlar. ya da hayatım bunların toplamıydı, kim bilir? her neyse, unuttuğum için, hatırlamak istemediğim için ayrılırken öptüm esrayı. "görüşürüz" dedi, "görüşmeyiz esra, ama duymak istediğin buysa peki, 'görüşürüz'".. benim artık seninle görüşmem için kendimle görüşmüyor olmam lazım. ha olursa böyle bir şey haber veririm sana.. her neyse.. annemle konuşmadığım için oluyor tüm bunlar, biliyorum.. ama elimden bir şey gelmiyor. kahvaltıya bile telefonla çağırıyor.
zzzZZz.. (gizli numara)
-efendim.. (tek gözüm kapalı)
-kahvaltı hazır.. (sesinde 'az avvel bir kedi boynumu tırmaladı' tonu..)
...

gece de uyuyamadım.. üç sivri sinek sadece beni değil uykumu da delik deşik ettiği için.. elimde terlikle ağlamaya başladım.. ağlamasam da olurdu bence, ama yapamadım.. elimde terlik, odanın ışığı açık, ölmeyen bir sivrisinek.. öyle aciz hissettim ki kendimi.. banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım, kapıyı açtım, evin içinde bir yarasa.. yanlış mı gördüm diye kontrol edemedim.. o kadar cesur değildim, hiç olmadım... içeri girdim. telefonu elime aldım, kardeşimi aradım. kapalıydı telefonu. yan odada.. uyuyordu.. kıskandım onu. çok hem de.. benim uykum 8 yerinden bıçaklanmış, cesedi bir çöp tenekesine atılmıştı.. o ise mışıl mışıl uyuyordu.. kıskanmamalıydım ama yapamadım.. sonra ben uyuyamazken sabah oldu..
...

bu hikayenin sonunda, buralarda bir yerde yani, gökten düşen üç elma olmalı.. ve evet annemle konuşuyor olsaydım o üç elma yarasaya sivri sineğe ve yılana isabet edecekti.. konuşmadığım için hepsi beni buldu...
neyse.. hülya, tekrar iyi ki doğdun.. rica etsem annene sorar mısın hiç kullanılmamış 'günaydın bakışı' kalmış mı? evetse yarın size kahvaltıya gelebilir miyim?
...

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

"lütfen itiniz": bir kapıda yazmaması gerekenler..

"günlerden pazardı ama dünya yine de açıktı. anlamsız bir karanlık vardı. ve hatta ben vardım. yağmur yağacak sandım. yürüyüşe çıktım. ben eve dönünce yağmaya başladı. çay yaptım. çayı yanıma aldım; yukarı çıktım. buraya. birkaç önemsiz şey yazdım; çizdim, sildim. önemsizliklerini anlamam çok kısa sürdü. tekrar çay aldım. birkaç kişiyi özledim. ama onları özlediğimi kimseye belli edemedim. yine edemiyorum; olsun. "seni özlemek kaç heceli?" diye sordum. ya da "seni özleme bölünce cevap niye hep 1/2 ?" dedim. ya da her ikisini de dedim; pek hatırlamıyorum. sonuçta cevap gelmedi. uyudum. rüyamda bir yabancıyı gördüm. uyanınca sordum: "gerçek hayatta hiç görmediğimiz biri nasıl rüyamıza girebilir?" diye. buna da cevap alamadım. bir süre sustum, soru sormadım. ajandama baktım; yapacak bir iş bulamadım. bütün bunlar ne sıkıcı ayrıntılar. hayatım bunlardan ibaret diye üzülmeliyim; tam da şimdi. kamera yüzümü yakın plan çekerken, ben, daha önce hiç gitmediğim bir toprak düşlemeli ve bakışlarımı oraya gömmeliyim. öyle ki, yönetmen tekrarlatmasın sahneyi. ve mümkünse sözsüz bir müzik duyulmalı derinden. mesela erik satie'den. ama böyle olmadı. sıkıcı hayatımın her sıkıcı ayrıntısı gibi bu da yalnız beni sıktı. hiçbir filme konu olamayan bu evcilleşememiş sıkıntım, ki dizboyu kendisi, yine başıma kaldı. ve ben de ısrarla sahiplenmedim onu. işte bu yüzden aşısız sokak köpekleri gibi tedirgin edici, geziyor sokaklarımda. DİKKAT KÖPEK VAR. Ben severdim halbuki köpekleri, korkmazdım da. neyse...
"Size ve kedinize en içten sevgilerimizle"
sıkıcı olduğumu kabullenirsem sıkıntımla başedebilirim sanıyordum. ama niye olmadı? ben çarpım tablosunu çok geç ezberledim. bundan sanırım, mimar olamayışım. o da çok sıkıcıydı. çarpım tablosu yani. istedikleri kadar tekerlemelerle süslesinler, yine de iflâh olmazdı. şimdi hatırladım! adresimi yazarken posta kodumu unutmuştum. esra'nın kartı elime geçmezse, bu, benim suçumdu, postacıların değil."...
-bir pazar sıkıntısıyla yazılmıştır, aleyhime delil olarak kullanılamaz..

Pazar, Ağustos 07, 2005

marilyn monroe'nun aziz hatırasına

sevgili günlük;

bugün yine pek çok lüzumsuz iş yaptım.

1. neden bütün boya kalemlerim aynı hızla küçülmüyorlar merak ettim.
2. radiohead'in "life in a glasshouse"u çok fazla kahve ve çukulata tüketmeme sebep oluyormuş, bir kez daha anladım. bazı şeyleri tecrübe etmeden öğrenebilmeyi diledim Allah'tan. böyle çok yoruluyordum. annem bunun mümkün olmayacağını, insanın başka insanların tecrübelerine ehemmiyet vermediğini en nihayetinde "0" koyunlara benzediğimizi, önümüzdekinin düşüşünü gördüğümüz halde atlamaya yeltendiğimizi, haddinden fazla kendimize güvendiğimizi falan söyledi. söylemediyse bile benim aklımdan bunlar geçti.
3. dün aşşk kafeden çıkarkan yine bir "marilyn monroe" vakası oldu. eteğim nerden geldiğini anlamadığım bir esintiyle burnuma yapıştı. dahası yine nerden estiğini anlamadığım bir ya da iki serseri "lütfen bir daha" diye tezahuratta bulundu.. işte bu sebeple bugün bütün eteklerime bir daha açılacak olurlarsa kendilerini filistin askılarına asacağımı söyledim. umarım işe yarar.
4. rüyalarımda hep eli silahlı terorist benzeri insanlar görmem konusunda endişelenmeye başladım. ama belki de bu rüya sadece kardeşimin bana counter strike oynamayı öğreteceğini muştuladı.. olamaz mı? bardağın dolu tarafını görmek çok vaktimi alıyor Allah'ım..
5. ve oyundan söz açılmışken, hiçbir şey anlamadım.. devamlı "hayıııır, ona değil!!!" nidaları yükseldiği için belki kazanmak nasip olmadı..
6. bebek'te bir kız yolu kesti. adımı, okulumu vs. söyledi.. telefonumu da söyleyecek diye çok korktum.. neyse ki söylemedi. ayaküstü konuştuk, washington'da doktora yapıyormuş, ayrılırken "görüşürüz" dedim.. nerede görüşeceksek..
7. bu kadar.

Cuma, Ağustos 05, 2005

















"dancing barefoot"

yaş 24, yolun yarısı bile etmez

anadolu'nun bazı turistik bölgelerinde turistler için develer var. bunlara binsinler, dere tepe gezsinler diye. böyle atraksiyonlara pek prim vermem normalde, ama tam bu develerin yanından geçerken deve-ci eliyle gösterdiği devenin 43 diğerininse 24 yaşında olduğunu söyledi.. hiç yaşıtım bir deveyle karşılaşmamıştım. işin aslı daha önce pek deveyle karşılaşmış da sayılmazdım. hemen heyecanlandım. neyse; bu deveyi gözüme kestirip bizimkilere -ailem olurlar kendileri- "durun" komutu verdim. fotoğraf çekilmek istiyordum bu '81li 4 ayaklıyla. tam üstüne oturacaktım ki ayaklanmaya başladı . ama ailenizin cesur 'blogger'ı lu-başına geleceklerden habersiz-la pes etmedi. merdiveni kurdu deve-ci. "buyrun" dedi.biraz tedirgin ama yine de azimle basamakları çıkıyordum ki son basamakta hayvan kımıldamaya başladı tekrar. deve-ci ısrarla "bir şey olmaz, oturun" diyordu ki işte tam o anda rüzgarla beraber havalandı frikik verecek başka yer bulamamış ispanyol icadı eteğim. benim şaşkın nazarlarımdan gerekli mesajı alamayan deve-ci, ki fena halde ısrarkeşmiş kendisi, "oturun" diyordu. ben utanç içinde, deveye söz geçiremediğim için de hafif sinirli "siz de durun, deveyi tutun, böyle çekilelim" dedim. ama lüzumundan fazla esprili deve-ci "benim bu fotoğrafta çıkmam doğru olmaz, yaşıtınız değilim" diyerek beni dumur etti.. tabiî bu arada bizimkilerin -ailem olurlar daha önce değindiğim gibi- kulaklarından dumanlar çıkıyordu..

fotoğrafa gelince; deve havaya ben eteğime bakıyorum..

kıssadan hisse: hiçbir devenin imzalı fotoğrafı istenmezmiş..