Çarşamba, Ağustos 24, 2005

rica etsem böğürtlen alabilir miyim elma yerine ben?

anneyle anlaşmanın bir yaşı var sanıyordum. küçük olduğum için anlaşamıyoruz, büyüyünce 'arkadaş gibi' olacağız sanıyordum. ne budalalık! ya da belki ben nicelik olarak değil de nitelik olarak bir türlü büyüyemediğimden annemle geçinebilme sınırı olan yaşa bir türlü erişemiyordum.. bu da mümkün. bir vakit kısa çubuğu seçmiş, annemle geçinebilme rollerini diğer kardeşlerime kaptırmış olmalıyım.. bana kalan rol de, anneyle anlaşamama, konuştukça uzlaşamama, susma, sustukça anlamsızlaşma, anlamsızlaştıkça küçülme, küçüldükçe ağlama, ağladıkça acınma, acındıkça daha çok acıkma... yani demek istediğim bir kelime olsaydım köküm acı olurdu.
..
bu arada bugün Hülya'nın doğum günü. nice seneler canım. şimdi, hemen şimdi saatinin akrebini yelkovanına, yelkovanını da saatinin zembereğine bağla, bağla ki, bundan sonraki her gün bugün, bütün bugünler de doğum günün olsun.. anlaştık? bunu okumadığını biliyorum, okumayacağını da.. ben de okumuyorum.. kimse okumuyor.. neyse..
..
dün gece yüzerken, yüzecekken daha doğrusu, bir yılan yolumu kesti.. üzerine basacaktım az kalsın, onun yerine çığlığı bastım.. kimse yetişmedi imdadıma.. havuzun yanıbaşını çalılık yapmak iyi fikir değil dedim içimden, yılan duymadı. çıktığı deliğe girdi. delik ve delilik boşuna benzemiyorlar diye düşündüm. her deli bir delikte yitirir benliğini. ama ben yitirmedim. orda değil en azından. havuzun ışıkları yandı. havlumu kenara koydum, terliklerimi çıkardım. yılan ışığa gelmez nasılsa dedim içimden.first my left foot then my right behind the other. sonra dışımdan tekrarladım. sessiz sessiz yüzdüm. yüzmeseydim çok yenik hissedecektim kendimi. bir yılana yenilebilirmişim gibi.. yüzdüm; yine de yenik hissettim. i walked into your dream and now i've forgotten how to dream my own dream you are the clever one aren't you. hem de kendime yenilmiş. keşke yılana yenilseydim dedim içimden. duştan çıktığımda annemle babam 7 yıl önceki "o" mevzu hakkında tartışıyorlardı.. hala.. yaşama sevinci böyle bir şey diye düşündüm.. unutmamak.. yani kendi adıma ben unutuyordum.. geçen gün esrayı gördüm iskelenin orda bir yerde.. selam verdi.. "sana mail atacaktım aslında" dedi. "ne diyecektin? 'eşeklik ettim, hiç anlamı yoktu, özür dilerim.' mi?" diyemedim tabii. hayatımda böyle anlar vardı. söylemem gerekenleri söyleyemediğim anlar. ya da hayatım bunların toplamıydı, kim bilir? her neyse, unuttuğum için, hatırlamak istemediğim için ayrılırken öptüm esrayı. "görüşürüz" dedi, "görüşmeyiz esra, ama duymak istediğin buysa peki, 'görüşürüz'".. benim artık seninle görüşmem için kendimle görüşmüyor olmam lazım. ha olursa böyle bir şey haber veririm sana.. her neyse.. annemle konuşmadığım için oluyor tüm bunlar, biliyorum.. ama elimden bir şey gelmiyor. kahvaltıya bile telefonla çağırıyor.
zzzZZz.. (gizli numara)
-efendim.. (tek gözüm kapalı)
-kahvaltı hazır.. (sesinde 'az avvel bir kedi boynumu tırmaladı' tonu..)
...

gece de uyuyamadım.. üç sivri sinek sadece beni değil uykumu da delik deşik ettiği için.. elimde terlikle ağlamaya başladım.. ağlamasam da olurdu bence, ama yapamadım.. elimde terlik, odanın ışığı açık, ölmeyen bir sivrisinek.. öyle aciz hissettim ki kendimi.. banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım, kapıyı açtım, evin içinde bir yarasa.. yanlış mı gördüm diye kontrol edemedim.. o kadar cesur değildim, hiç olmadım... içeri girdim. telefonu elime aldım, kardeşimi aradım. kapalıydı telefonu. yan odada.. uyuyordu.. kıskandım onu. çok hem de.. benim uykum 8 yerinden bıçaklanmış, cesedi bir çöp tenekesine atılmıştı.. o ise mışıl mışıl uyuyordu.. kıskanmamalıydım ama yapamadım.. sonra ben uyuyamazken sabah oldu..
...

bu hikayenin sonunda, buralarda bir yerde yani, gökten düşen üç elma olmalı.. ve evet annemle konuşuyor olsaydım o üç elma yarasaya sivri sineğe ve yılana isabet edecekti.. konuşmadığım için hepsi beni buldu...
neyse.. hülya, tekrar iyi ki doğdun.. rica etsem annene sorar mısın hiç kullanılmamış 'günaydın bakışı' kalmış mı? evetse yarın size kahvaltıya gelebilir miyim?
...

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

"lütfen itiniz": bir kapıda yazmaması gerekenler..

"günlerden pazardı ama dünya yine de açıktı. anlamsız bir karanlık vardı. ve hatta ben vardım. yağmur yağacak sandım. yürüyüşe çıktım. ben eve dönünce yağmaya başladı. çay yaptım. çayı yanıma aldım; yukarı çıktım. buraya. birkaç önemsiz şey yazdım; çizdim, sildim. önemsizliklerini anlamam çok kısa sürdü. tekrar çay aldım. birkaç kişiyi özledim. ama onları özlediğimi kimseye belli edemedim. yine edemiyorum; olsun. "seni özlemek kaç heceli?" diye sordum. ya da "seni özleme bölünce cevap niye hep 1/2 ?" dedim. ya da her ikisini de dedim; pek hatırlamıyorum. sonuçta cevap gelmedi. uyudum. rüyamda bir yabancıyı gördüm. uyanınca sordum: "gerçek hayatta hiç görmediğimiz biri nasıl rüyamıza girebilir?" diye. buna da cevap alamadım. bir süre sustum, soru sormadım. ajandama baktım; yapacak bir iş bulamadım. bütün bunlar ne sıkıcı ayrıntılar. hayatım bunlardan ibaret diye üzülmeliyim; tam da şimdi. kamera yüzümü yakın plan çekerken, ben, daha önce hiç gitmediğim bir toprak düşlemeli ve bakışlarımı oraya gömmeliyim. öyle ki, yönetmen tekrarlatmasın sahneyi. ve mümkünse sözsüz bir müzik duyulmalı derinden. mesela erik satie'den. ama böyle olmadı. sıkıcı hayatımın her sıkıcı ayrıntısı gibi bu da yalnız beni sıktı. hiçbir filme konu olamayan bu evcilleşememiş sıkıntım, ki dizboyu kendisi, yine başıma kaldı. ve ben de ısrarla sahiplenmedim onu. işte bu yüzden aşısız sokak köpekleri gibi tedirgin edici, geziyor sokaklarımda. DİKKAT KÖPEK VAR. Ben severdim halbuki köpekleri, korkmazdım da. neyse...
"Size ve kedinize en içten sevgilerimizle"
sıkıcı olduğumu kabullenirsem sıkıntımla başedebilirim sanıyordum. ama niye olmadı? ben çarpım tablosunu çok geç ezberledim. bundan sanırım, mimar olamayışım. o da çok sıkıcıydı. çarpım tablosu yani. istedikleri kadar tekerlemelerle süslesinler, yine de iflâh olmazdı. şimdi hatırladım! adresimi yazarken posta kodumu unutmuştum. esra'nın kartı elime geçmezse, bu, benim suçumdu, postacıların değil."...
-bir pazar sıkıntısıyla yazılmıştır, aleyhime delil olarak kullanılamaz..

Pazar, Ağustos 07, 2005

marilyn monroe'nun aziz hatırasına

sevgili günlük;

bugün yine pek çok lüzumsuz iş yaptım.

1. neden bütün boya kalemlerim aynı hızla küçülmüyorlar merak ettim.
2. radiohead'in "life in a glasshouse"u çok fazla kahve ve çukulata tüketmeme sebep oluyormuş, bir kez daha anladım. bazı şeyleri tecrübe etmeden öğrenebilmeyi diledim Allah'tan. böyle çok yoruluyordum. annem bunun mümkün olmayacağını, insanın başka insanların tecrübelerine ehemmiyet vermediğini en nihayetinde "0" koyunlara benzediğimizi, önümüzdekinin düşüşünü gördüğümüz halde atlamaya yeltendiğimizi, haddinden fazla kendimize güvendiğimizi falan söyledi. söylemediyse bile benim aklımdan bunlar geçti.
3. dün aşşk kafeden çıkarkan yine bir "marilyn monroe" vakası oldu. eteğim nerden geldiğini anlamadığım bir esintiyle burnuma yapıştı. dahası yine nerden estiğini anlamadığım bir ya da iki serseri "lütfen bir daha" diye tezahuratta bulundu.. işte bu sebeple bugün bütün eteklerime bir daha açılacak olurlarsa kendilerini filistin askılarına asacağımı söyledim. umarım işe yarar.
4. rüyalarımda hep eli silahlı terorist benzeri insanlar görmem konusunda endişelenmeye başladım. ama belki de bu rüya sadece kardeşimin bana counter strike oynamayı öğreteceğini muştuladı.. olamaz mı? bardağın dolu tarafını görmek çok vaktimi alıyor Allah'ım..
5. ve oyundan söz açılmışken, hiçbir şey anlamadım.. devamlı "hayıııır, ona değil!!!" nidaları yükseldiği için belki kazanmak nasip olmadı..
6. bebek'te bir kız yolu kesti. adımı, okulumu vs. söyledi.. telefonumu da söyleyecek diye çok korktum.. neyse ki söylemedi. ayaküstü konuştuk, washington'da doktora yapıyormuş, ayrılırken "görüşürüz" dedim.. nerede görüşeceksek..
7. bu kadar.

Cuma, Ağustos 05, 2005

















"dancing barefoot"

yaş 24, yolun yarısı bile etmez

anadolu'nun bazı turistik bölgelerinde turistler için develer var. bunlara binsinler, dere tepe gezsinler diye. böyle atraksiyonlara pek prim vermem normalde, ama tam bu develerin yanından geçerken deve-ci eliyle gösterdiği devenin 43 diğerininse 24 yaşında olduğunu söyledi.. hiç yaşıtım bir deveyle karşılaşmamıştım. işin aslı daha önce pek deveyle karşılaşmış da sayılmazdım. hemen heyecanlandım. neyse; bu deveyi gözüme kestirip bizimkilere -ailem olurlar kendileri- "durun" komutu verdim. fotoğraf çekilmek istiyordum bu '81li 4 ayaklıyla. tam üstüne oturacaktım ki ayaklanmaya başladı . ama ailenizin cesur 'blogger'ı lu-başına geleceklerden habersiz-la pes etmedi. merdiveni kurdu deve-ci. "buyrun" dedi.biraz tedirgin ama yine de azimle basamakları çıkıyordum ki son basamakta hayvan kımıldamaya başladı tekrar. deve-ci ısrarla "bir şey olmaz, oturun" diyordu ki işte tam o anda rüzgarla beraber havalandı frikik verecek başka yer bulamamış ispanyol icadı eteğim. benim şaşkın nazarlarımdan gerekli mesajı alamayan deve-ci, ki fena halde ısrarkeşmiş kendisi, "oturun" diyordu. ben utanç içinde, deveye söz geçiremediğim için de hafif sinirli "siz de durun, deveyi tutun, böyle çekilelim" dedim. ama lüzumundan fazla esprili deve-ci "benim bu fotoğrafta çıkmam doğru olmaz, yaşıtınız değilim" diyerek beni dumur etti.. tabiî bu arada bizimkilerin -ailem olurlar daha önce değindiğim gibi- kulaklarından dumanlar çıkıyordu..

fotoğrafa gelince; deve havaya ben eteğime bakıyorum..

kıssadan hisse: hiçbir devenin imzalı fotoğrafı istenmezmiş..

Salı, Temmuz 19, 2005

bir anti-depresan olarak makasın icadı

hani bazen bir cümleyi evde unuturuz ya; gelince kapı açılmaz. çilingirler edebiyattan anlamaz. edebiyattan kimse anlamaz işin aslı. anlayanlar çoktan ölmüştür ve anlayacak olanlar da muhakkak ölmelidir. ama ölmeler çeşit çeşittir. ve hangisinin anlayış gerektirdiği bilinmez. hayır ben kelime oyunu yapmıyorum (yine). bir elbiseyi belinden daraltmak gibi bazı cümleleri ortasından kesmek gerekir. pek çok cümlenin başı ve sonu kafidir aslında. ama hiç nedensiz düzinelerce kelime sokuşturulur aralara -bunun gibi-. ya da yıllar öncesinin ajandasına baktığımızda hissettiğimiz düş kırıklığıdır kayıp cümlelerimiz. tüm eski defterler, yeni cümleleri yutan birer kara deliktir.. belki de hiç alakası yoktur.. sadece canım sıkkındır. canımı sıkan şeyi ilk defa somutlaştırabilmişimdir. ama bu beni daha da kötü hissettirmekten başka bir işe yaramamıştır.. ve galba -tır, -tir, -dır, -dir ile biten bütün cümleler hatalıdır -bunun gibi-..

her neyse.. büyük harf kullanmadığım için galiba, hiçbir satırbaşını haketmiyormuşum gibi hissediyorum.. ben nedense hiçbir şey haketmiyorum.. hiç yoktan yok oluyorum.. bir filmin en orta yerinde mesela ya da bir telefon konuşmasında.. sonra bir amerikan arabasının sağ ön koltuğunda dank ediyor hayat; dikiz aynasına bakarken: "objects in the mirror are closer than they appear".. her şey göründüğünden daha yakındı ve benim bunu anlamam 23 senemi almıştı.. hem de bir başkasının arabasında.. emniyet kemerim biraz daha sıktı, radyodaki şarkı biraz daha anlamsızlaştı sonra birden kırmızı ışık yandı.. ani fren yapıldı.. tam yakalamıştım hayata dair bir şeyler, o ani frenle tekrar kalabalığa karıştı.. bir ben karışamadım o "kahrolası" kalabalığa.. ne zaman karışsam hep bir yanım daha uzak kaldı.. neyse ki pek çok sefer olduğu gibi bu sefer de alınabilecek en çok hasarla olay yerini terk edip, eve dönüp, bulduğum ilk makasla bulduğum ilk şeyi keserek sakinleşebildim.. ama bu sefer saçımdan önce başka şeyler gelebildi aklıma.. bir kadın dergisi, bir kartpostal, bir afiş, bir konser davetiyesi.. vs..

neyse; ben cümlemi unuttum, onu söyleyecektim, her zamanki gibi lafı uzattım. ama eve dönüş yolunda kaybolmak sanıldığı kadar kötü bir şey değilmiş..

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

a sorta fairytale

son anda olur ya bazen bazı şeyler.. mesela ufak yaşamınızın size çok kocaman görünen pek çok yerinde.. hayır, yine beceremedim.. benim bir kelime doktoruna görünmem lazım.. ne demek istesem, demek istemediklerim çıkıyor ağzımdan. şöyle ki; aslında en iyisi bodoslama girmektir mevzuya.. çünkü bazı virajları alacak kadar manevra yeteneği yoktur pazartesi sabahlarının.. bu sabah da öyle bir sabah.. dün gece tori amos'u canlı izleme, dinleme, dinlerken hafiften gözleri buğulandırma, hatta düpedüz ağlama, ağlamama, gülümseme, hafif ürperme, esen rüzgarda biraz titreme gibi eylemler gerçekleştirdim.. ve evet ufak yaşamımın kocaman bir ayrıntısıydı.. bulut gibi çıktı sahneye.. zaten sesinde de bir kümülüs bulutu ya da binlerce ipek böceği olduğundan, pek çok kereler olduğu gibi yine gercek olamayacak kadar hayaldi.. böyle anlatınca sanki iyi olmuyor.. birinin dediği gibi anlatmasam beni yok ediyor, anlatsam ben onu.. yine de anlatmazsam benim değilmiş gibi... hani bir kitapta bir filozof diyordu ya, kimseye bildirmediğin sevgi uzak mı uzak bir yerde sahip olduğun tarla gibidir.. işte ben de şimdi yaşadıklarım benim olsun, başkasının hayatından kesitler olarak hatırlamayayim diye anlatıyorum galba.. aslında bütün kelimeler topallıyor.. diyecektim ki, beşinci sırada, tam onun hizasındaydım.. ve bana bakarak söylediği için şarkıların pek çok kısmını içime işledi tınıları.. evet evet böyle diyecektim.. çünkü yaşanmış olanın imkansızlığı yaşandığının kanıtlanmasını şart koşar.. ne ki kanıtım beş para etmiyor.. telefonum pek çok özellikten yoksun olduğundan belki.. uzansam tutacaktım elini, oysa fotorafın azizliğine bakın.. bir yaz gecesi rüyası idi.. ve düşünüldüğünün aksine onun şarkıları insanın içini ısıtmıyor, bir bütün kılmıyor.. aksine buz kesiyor içiniz, sonra birden paramparça oluyor.. ama hep unutulmuş olan, bu parçalanmanın kötü bir şey olmadığı.. ara sıra evimizi yaksak kötü mü? işte onun sesi de, piyanosunun zarafeti gibi, belli etmeden yaralıyor insanı.. en derinine inebilsin diye herkes.. sanıldığından daha çok cesater istiyor. ben çoğu zaman bulamıyorum o cesareti. ondan ağlıyorum galba.. her neyse.. ağlamak utanılacak bir şey değil.. ağlayamamakten korkmalı insan.. hiç ağlamamış, hiç de ağlayamayacak olmaktan. içine giden tüm tali yolları es geçmekten, otoyollarda hız yapmaktan.. hatırlandığında yaşandığı an kadar acı veren şeyler yaşayıp da bunun ayrımında olmamaktan; ne o zaman ne hatırlarken hissetmemekten.. dahası hiç bir zaman hissedememekten.. yoksa ağlamak cennetten indirilmiş olmalı bize.. ağlarken masumlaşmak, beş yaşında gibi dünyayı omuzlanmak isterken dünyanın altında kalmak.. çocukça şeyler cesaret ve cehalet gerektirdiği için... ve ağlamak azalmak olduğu için.. ve az hep daha çok olduğu için..




peri masalları gerçektir belki..

Perşembe, Temmuz 07, 2005

pazartesi sabahı gibi kekre


"will the world end in the night time ?

or will the world end in the day time ?

and is there any point ever having children ? "

küçükken de bu kadar zor muydu hayat merak ediyorum.. ben aslında hiç büyümemek istiyordum, başaramadım her zamanki gibi.. küçükken de çok büyükmüşüm.. öyle der annem.. 9 aylıkken konuşup, 9buçuk aylıkken yürümek iyi bir şey değil.. büyükken de küçük olmam bundandır sanıyorum sayın yargıç. evet ben sırtımda kocaman kelebek kanatlarıyla yürüyorum bazen. hayır düşündüğünüzün aksine tavrım protest değil.. sadece çevre bana hiçbir şey ifade etmiyor. düşünceleri de. yüzüme bakıp gülerler mi diye endişelenmiyorum.. endişelenecek çok daha başka şeyler var.. ama hayır bahsetmeyeceğim.. ben aslında çocukluğumdan bahsedecektim, vazgeçtim.. herkesin çocukluğu aynıdır çünkü.. yeterince çocuk kalabilsek anlayabiliriz aslında bunu ama malesef acele büyürüz. çok acele. evlere servisi var bu büyümenin, bazı aileler daha erken sipariş veriyor sanırım.. ben de onlardanım hiç şüphesiz..

ne kadar büyürsem o kadar küçülüyor içim.. dün sabah yine küçücük hissettim kendimi. uyandım ama keşke daha çok uyuyabilsem dedim içimden.. hatta öyle bir imrendim ki kış uykusuna yatan hayvanlara.. pijamamı çıkarmadığım 8763. gün olarak tarihe gecti.. başka da bir şey olmadı.. sabahtan akşama mektup yazdım.. sanırım yollanmayacak o da.. hep aynısı oluyor çünkü.. yazdığım ya da yaptığım her şey birden öylesine aptalca görünüyor ki gözüme.. hemen bana ait her şeyden kurtulmak istiyorum.. yapmıştım bu kurtuluşlardan defalarca.. bir yaz tüm yazdıklarımdan, bir kış saçımın 4'te 3'ünden.. ve her bahar da baharı unutturacak şeylerden.. yani hani vardır öyle şeyler.. pazartesi sabahı gibidir tatları.. güzel olduğunun ayrımına varan her şey gibi bahar da her yıl biraz daha kısa sürer.. yaseminler her yıl biraz daha az kokar ve aşka dair ne varsa her yıl biraz daha kabuğuna gömülür.. ben ne anlarım ki zaten aşktan? tek bildiğim sek içildiği..

neyse.. yine bir depresyon başlangıcı gibi tınlıyor yazdılarım.. ve hangi vedanın dönüşü var acaba? daha iyisini hakketmediğim için hep daha azından şikayetçi olan ben, lu-aklı bir karış havada-la, şimdi burada bir daha sızlanmama sözü vermek istiyorum.. iyi de bu sözü kime veriyorum? reyhan var galiba, okuyor olabilir.. kardeşlerine mandalina demeyi bile şiir gibi öğreten, pek tabi kendi de yürüyebilen bir şiir olan güzel arkadaşım.. bir gün kardeşlerin büyümemenin ne büyük lütuf olduğunu anlayacak.. umarım hala yaşıyor oluruz.. ve umarım cehennemde de çiçekler açıyordur..

Perşembe, Haziran 30, 2005

hele ilkbaharda asla..

bir kitap okuyorum. nalan diye bir karakter var.. adama "saril bana" diyor, ikisi de sarhosken, sonra adam sarilinca da "beni seviyorsun" diyor.. adam hayli dalgin biraz da saskin "anlamadim.." diyor.. bu sefer cilgin karakter nalan "biliyordum.. beni seviyorsun." diyor.. ilginc biri.. boyleleri lazım aslinda.. sonra yine ayni adama "beni hic birakma... beni sakin birakma hector... beni yazin birakma, sonbahar geldiğinde de... kisin da.. hele hele ilkbaharda asla..." diyor.. cevaben hector da "non problem, non problem" diyor saclarini oksayarak nalanin.. birini sevmek bu kadar az zaman icersinde oluveriyor iste.. nalan en deli haliyle bile bi adamin onu hic birakmayacaginin sözünü aliyor.. ayik ya da degil.. bir önemi yok zaten.. ayikken hayat zor zaten.. ama kastim alkol degil.. yani bazi insanlara baska seyler kafa yapar.. mesela bana cicek kokusu kafa yapıyor.. bilhassa yasemin.. dun de boyle, bu kokuyla kafam kiyakken, elimde bu kitap kocaman bir minderin ustunde, golgede uzanmısken telefonum caldı.. liseden arkadasim dez.. aslinda adi tuba, ama soyadinin bir kac manevrayla dez olusu onun da hosuna gittiginden sesini cikarmiyor.. neyse.. asil mevzu daha muhim ve kirilgan.. dez calistigi sirkette benim gibi birine ihtiyac duyuldugunu ve benim de bahsi gecen isi iyi yapabilecegimi dusundugunu vs anlatti.. epey sonra "nasilsin" dedi.. "iyiyim.. evlendim." dedim.. yalandan bir sok gecirdi.. "ne zaman? nasil?" dedi.. abartmak iyi olmazdi.. "yok canim, evlensem haber vermez miyim?" dedim yalandan.. o isi de yapamayacaktim ama yine de "bir dusuneyim ben" dedim.. bazi yalanlar yalan oldugu anlasılsa da soylenmeli.. nezaketen..

ve bu sabah.. sinava girecegim okula bakmaya gittim. baktim.. bu bakis bana simdiden sinavimin kotu gececegi hissini verdi.. darma duman bir sinif.. perdeler yerde.. siralar ayrik.. yildiz teknik universitesinde mimarlik fakultesinde.. bu bir isaret mi dedim icimden.. hep mimar olmak istemis birinin, memurluk sinavina mimarlik fakultesinde giriyor olmasi ne kadar trajik.. neyse.. trajik olmamaliyim.. ama elimde degil.. hep basimin ustunde o gri bulutla dolaniyorum.. mesela akmerkeze gittim, babamin gozlunu aldigimiz yere verip bir ton da laf etmem gerekiyordu.. sozde diyecektim ki "ayip degil mi ama, bunun cizilmeyecegini soylemistiniz.." gibi.. ama ne oldu, iceri girdim, gozluk yanimda degil.. kamera sakasi gibi.. geri ciktim... neyse.. daha kotu gunlerim olmadi degil..

yine bir dolu sacmalik oldu..

dipnot: kitabi merak edenler icin; alper caniguz, tatli ruyalar..

Perşembe, Haziran 23, 2005

gereksiz mi tum yalnizliklar

simdi yalnizliklar cesit cesit.. bir basinalik var mesela, bununla bas etmek pek guc degil.. yani kelime oyunu falan yapmiyorum yanlis anlasilmasin, sadece, bazen bir basina olmadiginiz halde yalnizlarsiniz ya.. hani edip cazsever sorar bir siirinde "sahi ben gene mi yalnizliyorum?" diye.. onun gibi iste.. ben galiba yine bir yalnizlik nobetine tutuldum.. boyle sagimi donuyorum bosluk, solumu donuyorum solum hic yok zaten.. "solunu bana yasla" deseydi biri, gunum kurtulurdu saniyorum.. isim gucum sanmak zaten.. neyse.. yersiz sizlanmak yok.. hatta sizlanmak hepten yasaklansin.. ben artik daha fazla sizlamak istemiyorum.. sizlamak beni oldugumdan da cekilmez kiliyor.. guzel seylerden bahsetsem keske ben.. mesela bir cicek yolumu kesse, sardunya olsa o.. en kirmizisindan.. uzun uzun baksam ben ona, konussa sanki, ben duysam.. bana oyle gelmese.. gercekten olsa bazen boyle seyler.. mesela bir yamyam asik olsa ama sevdigi kadini opmeye korksa, "ya optukten sonra yersem" diye icinden gecirse... ya da ben sacmalamasam uluorta..

sacmalik yakamdan dusmuyor.. ornegin, kediler markete gitse gercekten whiskas mi alir merak ediyorum.. ama oyle istahla yiyor ki beni bile imrendiriyor.. (gereksiz meraklar antolojisi, cilt 8, sayfa 47)

Salı, Haziran 21, 2005

maybe it's time to wave goodbye

ben biraz yokum.. ara ara varim.. yazliktayim, sehrin hem icinde hem ucundayim.. camdan bakinca deniz kokuyo mesela ama bisikletimle hic durmaz yolu dumduz takip edersem sehrin icinde oluyorum.. ya da hantal bir alman arabasinin genis arka koltugunda basimi cama dayamis, icimden sessizce sayarken agaclarin arasindan gunes bir gorunup bir kayboluyor.. hayat bir aciyor bir kapiyor.. sonra, yine de yalnizlik omur boyu.. bugunluk kapanis parcasi dusundugunuzun aksine m.f.o. den degil, tori amos'tan geliyor: tear in your hand..

Cumartesi, Haziran 11, 2005

day is done

bir gece ne kadar uzun suruyorsa sabah o kadar gec oluyor galba. bu sabah da boyle bir sey oldu... derinden nick drake'i duyar gibi oldum.. "day is done"ı hem de.. emin olamadim.. kimse uyanik deilken kim acacakti muzigi.. uyuyorum hala dedim içimden.. uykumda uyandim galba.. sonra saate baktim.. anladim ki uyanmisim.. kimse ruyasinda saate bakacak kadar zeki olamaz cunku.. ben bakar bakmaz calmaya basladı namussuz.. sekizdi.. annem arkadaslariyla yazliktaydi.. birinin babama kahvalti hazirlamasi ve onu yolcu etmesi gerekiyordu.. evet o karin agrisi saati kendi ellerimle kurdugum dank etti birden.. kalktim.. babama baktim misil misil uyuyordu.. saati kapatip geri yattim.. sonra babamin sesiyle uyandim: "tuba kahvalti hazirliyacak misin?" .. miril miril "elbette baba" dedim.. kalktim.. kettle a su koydum.. yuzumu yikadim.. mutfaga dondum, baktim cancan camdaydi.. yalnizdi.. uzuldum.. cancan bir kumru, sanirim bes alti yıldır da mutfak camimizda pinekler.. zariftir.. cok sevdigi bir de esi vardir.. neyse, dun aksam ustu ben kahve yaparken cancan'ın sevgilisi onu benim gozumun onunda genc bir kumralla aldatti.. evet evet.. hem de hic cekinmeden.. oyle bozuldum ki.. bir de ornek verirler kumrular gibi diye.. bir an feminist olmak gecti aklimdan ama olmadim, cunku bunun -feminizmin- daha cok kadinla yatmak isteyen bir adamin uydurmasi oldugunu bilecek yastaydim.. neyse.. hic bisey yapmadan durdum.. cancan'a baktim.. benden daha olgundu inanki.. aglamadi bile.. neyse iste bu sabah baktim, yalnizdi.. ama umutsuz degildi.. sasirdim.. ekmek koydum camin onune.. en sevdiginden.. yemedi.. uzun uzun bakti, basini hafif egip.. "uzulme" dedim, "anlayacak ne kadar budala oldugunu ama is isten gecmis olacak".. anlamis gibi yapti ama zerre kadar hak vermedi.. "iliski denen meretten bir halt anliyormussun gibi bana beylik laflar etme" der gibiydi daha cok.. sustum.. babam geldi.. tam anlatacaktim az evvel olanlari, cancan kotu kotu bakti: "agzinda bakla islanmaz mı senin hic?".. "peki" dedim.. "efendim?" dedi babam; "hiic" dedim, "sesli dusunuyorum galba"..

neyse.. anneyi oynamak ne zormus.. 2 gun daha nasil gececek bilmiyorum.. cok yoruluyorum.. bir de cok mudehaleci oluyorum galba farkinda olmadan.. "cok tuhaf bir anne olacaksin, sinyallerini verdin bunun" dedi ebru, hepten atsin salterlerim diye.. "iyi" dedim.. sessizlik oldu.. "sukut ikrardan mi?" dedi, "hayir isyandan" dedim.. daha buyuk bir sessizlik oldu.. biri bu suskunluklari yese hic fena olmaz diye gecirdim icimden..


sonra bir baktim, gun bitmis..
"When the day is done
Down to earth then sinks the sun
Along with everything that was lost and won
When the day is done."

Cuma, Haziran 10, 2005

annemin dublorlugu benim dilemmam

kendimi selcuk erdem'in penguenleri gibi saf salak hissettim birden.. nasil da bir halt anlamiyormusum online gunluk isinden.. ama hala umudum var.. evet kimsesizim ama umudum var.. uc ev gorsem meksika geliyor aklima, evet.. ve hicbir seye inanmiyorum asktan ve umuttan baska.. ve evet; turgut uyar yazmasaydi ben yazardim o siiri.. neyse..

dun kardesimi derse goturme gorevi bana dustu.. annem cok yogun bu ara.. babam da galiba.. neyse.. onu beklerken kitaba dalmisim.. dublorun dilemmasi .. ciktigini farketmemisim.. donus yolunda sevgili kardesim akmerkeze gitmek istedi, bense cok yorgundum, kitabin en canalıcı yeriydi, ocakta yemek falan olmaliydi.. bu cocuk niye hic laftan anlamiyordu.. taksici yardimci olmaya calistigini saniyordu sanirim; kardesime "anneni uzme ama.." dedi, babacan bir tavirla.. oysa beni onun uzdugunden daha cok uzdu bilmeden.. ama sinirlenmedim, kontrol ettim kendimi.. raftaki plaklarimi olduklari sirayla sayabiliyor muyum diye kendimi test ettim.. tamam abarttim.. bu kadar buyuk bir suskunluk olmadi.. ama anlamadigim bu sofor bey nasil oldu da beni onun annesi sanabildi.. "13 yasinda dogurmus olmam mumkun mu bu zuppeyi?" diyemedim.. eve gelmistik..

belki rastlar bir sekilde bu sayfaya diye soruyorum: "bayim mumkun mu?"

62den tavsan yapmak

bugun bir agacin altinda, uykuyla uyaniklik arasinda butun bulutlarin birbirine, birbirlerinin de tavsana benzedigini hayalkirikligiyle farkettim.. ya ben fazla buyumusum ya da buyumesem bile hayallerim budanmis..

Çarşamba, Haziran 08, 2005

kill him

hani bir ufaklik vardi "dark city" filminde.. "kill him" diyordu.. hic nedensiz, durup dururken o geldi aklima.. kill him..

neyse.. sacmalarim ben genelde.. tutarsiz oldugumu soyleyenler cikacaktir, sorun degil.. bunu benim de bildigim unutulmasin..