Pazar, Eylül 25, 2005

souvent femme varie bien fou qui s y fie

günlerden pazar yine. fonda andrew bird çalıyor. (tavsiye edene teşekkür ediyorum; doğum günümü kurtardığına da.) dinlendikçe daha çok dinleniyor. bu sabah hayat biraz geç ve huysuz başladı. bir şeyin başıma geleceğini anlamak gibi bir huyum olmasına rağmen ona karşı önlem alamayan biriyim ben. ne alakası mı var? şöyle; kız kardeşim arkadaşına -üst komşumuz- gidecekti. çıkarken "bak makarna var ocakta, unutma al onu 5 dakka sonra" dedi. "tamam tamam." dedim. bir de ekledim "ben banyo yapıcam, anahtarını al, duymam yine kapıda kalırsın dünkü gibi." dün kaldı çünkü. ben banyodaydım. karnımdan geliyordu sanki sesi telefonun ve de kapının. sonra "acaba gerçekten de kapı mı çalıyo?" diye düşünüp kapıya gittiğimde de kulaklarından dumanlar çıkan kardeşimi ve en yakın arkadaşını buldum. arkadaşı oturuyordu, ondan sanırım, biraz sakindi. oysa kardeşim beni ilk fırsatta boğacaktı. imkan vermedim. hemen z. ye sarıldım. sağolsun bir şey demedi. her neyse işte bu kapıda kalma flashbackini yapmamın nedeni kardeşimi neden uyardığımı anlatmak istememdi. zira anlattığım kadarı biliniyor. uyardım ve pek tabii 5 dakka sonra ocaktan almam gereken makarnayı unutarak banyoya girdim. yine karnımdan sesler gelmeye başladı. telefonum da kapı da çalıyordu. uffladım. kızdım da. çıktım banyodan. söylene söylene gittim. baktım kardeşimin eli içerde. "kızım sen hasta mısın?" dedi. kapının, hani şu yukarda bir aparatı var ya; onu itince kapı açılmıyo, işte onu itmişim bir ara. elindeki anahtar bir işe yaramayan kardeşim beni cidden boğacakti ki mutfaktan gelen kokuya odaklandı. bir ton söylendi. "bir daha bana bir şey yapmamı söylemezsin sen de!" dedim. dersini aldı mı bilmem. souvent femme varie bien fou qui s y fie. telefon çaldı. fatma. "aşkitom harvard'a gidiyoruz, sen de gelsene." "oluuur" dedim. evde kalsam kardeş dırdırı çekeceğimden emindim. "çok iyi olur." deyip giyindim. hem başka bir şey daha oldu ama onu anlatmak istemiyorum. o canımı daha çok sıktı hem. neyse. böyle işte. üşüdüm oturduğumuz yerde. şal istedim. yine üşüdüm. "saçımı kurutmadım ondan mı?" dedim. evet anlamında onayladı fatma. kafam dağılıyor fatma, hep konuş hiç susma.. bu renk bana ne çok yakışıyormuş.. fatmaaaa; ayrılık mı yazıdan önce icat edilmiş; yazı mı ayrılıktan önce?

dünden bahsetsem ben? bugün hava kapalıydı. dün nasıldı bilmiyorum; özden'le kapalı mekandaydık. çıkınca da hava kararmıştı zaten. yeni döndü tatilden özden. karadeniz yaylalarında yeşilin seksen tonunu görmüş. o söylemedi ama ben anladım gözlerinden. yeşermişler. özden'in yanındayken sanki biri akrebe rüşvet veriyor. yelkovan sabit kalıyor ama akrep devamlı ilerliyor. yine öyle oldu. en son ben elmas bir yüzük deniyordum, özden de "yakıştı" diyordu. satıcı bir satıcı klişesi olarak "düşünürseniz bir indirimimiz olur" dedi. ben de benim klişemle cevapladım "düşündürtücem; siz merak etmeyin.". her neyse.. özden diyorum; bütün saatlerin akreplerinin arkalarını dönmeden kaçtığı arkadaşım; senin yanında benim çenem ne çok düşüyor. evet evet; başkasının yanında hanım hanımcık oturan ben, özden'in yanında 5 yaşında haşarı bir çocuk oluyorum; kimseyi umursamıyorum. ruj bakıyorduk. daha doğrusu ben bakıyor, dudağımı renkten renge sokuyor, satıcı çocuğun "bu da yakıştı, şu da.." sözlerini önemsemiyordum. ta ki o ruju bulana dek. satıcı ruju götürüyor ya kasaya -bunu da anlamıyorum, ben de pekala götürebilirim onu, niye beraber yoruluyoruz?- biz de peşindeyiz. geldik; kasa-cı sordu "ne vardı?", ben de elimi dudağıma götürerek "bu ruj vardı." utandırdım zavallıyı. işte diyorum ki benim suçum deil, hepsi akreplerin sevmediği özden'in suçu.
ve evvelki günler.. yeğenimin bakıcısı acilen eskişehir'e gittiği için ben yetiştim olay yerine. evet doğru duydunuz, hijyen manyağı ben, altını değiştirdim o yavrunun. yemek yaptım, kitap okudum ama daha çok anlayamadığım çokluktaki dergileri karıştırdım. yanlış anlamayın kadın dergisi değil; moda dergileri. zira ikisi arasında çok fark var. beynim döndü. "yan sayfa" diyor destan gibi yazıyor. küpe şurdan, bilmemne burdan. hayır bir de işin garibi fotoraflar o kadar sanatsal ki, bir çoğunda dedikleri aksesuarları göremiyoruz. mesela mankenin başını öyle bir almış ki; gözler var, gerisi arka plan. ama anlatıyor uzun uzun; bilezik şurdan, yüzük burdan..
neyse efendim, bu blogumu kurgusundan ötürü tüm memento severlere adıyorum ve ekliyorum;

yukarda: kırmızı anvelop üst mango; beyaz askılı t-shirt ulus pazarı; kot pantolon levi's, pazen kaftan 2. el, derviş (kapalı çarşı); yüzük river island; oje body shop (06 rose petal red); fuşya ruj max factor..

Pazartesi, Eylül 19, 2005

modern çağın çıkmazı: haftasonu

haftasonu insana verilmiş en büyük cezaların başında gelir. illâ ki ilginç bir şey yapmalı, pazartesi günü anlatmalıdır. okurken; -ilk-orta-lise- tamam da, ya okulları tükettikten sonra? hâlâ daha ilginç bir şeyler yapma zorunluluğumuz olması garip değil mi? "hafta sonu ne yaptın?" sorusu bütün diğer soruların üç adım önündedir hep. hiç nedensiz haftasonumuzu anlatılabilir kılmalıyızdır. kimsenin gitmediği bir film, bir konser, bir şiir dinletisi, bir bilmemne bulmalı, haftanın içini kemiren günlerde ballandıra ballandıra anlatmalıyızdır. yoksa biz ne de boş insanlarızdır, ne de boş yaşarız. kitap okumak zaten ezelden beri bahsi geçmemesi gereken bir haftasonu uğraşıdır, boş zamanlarda yapılmalıdır mümkünse.. hatta daha becerikli olanlarımız okumaz, yaşar.. zira hayat tecrübesi denen şey tam da budur. okuyanlarımız hiçbir zaman tadamazlar bu tecrübeyi. roman karakterlerine onların haberdar olmadıkları, hiç bir zaman da olamayacakları his ve düşüncelerle bağlanırlar. şüphesiz bu normal insanların içine düştükleri bir durum değildir. bu duruma ancak ve ancak haftasonlarında yeterince sıradışı aktivite yapamayanlar düşer. her neyse, sözün kısası makbuldür. diyecektim ki, ben bu haftasonu bol bol oturdum ve kitap okudum; karaktere aşık olamadan pazartesi oldu.

Cuma, Eylül 16, 2005

bu sefer başlıksız olsa?

aslında her şey bu kadar trajik değildi aziz okurum; ama bir şeyi abartmadan anlatmanın imkanı yoktur, sen bunu benden daha iyi bilirsin. gercekler can sıkıcı ve bayattır. doğum günüm elbette kutlandı, elbette çok sevdiğim ve tarafından sevildiğim insanlarca -bir kısmından doğum günü tebriğimi çalarak almış olsam da-. iki kez pasta kestim, üç kez mum üfledim ve sayısız kez sarıldım, sarılındım. sorun bu değil. sorun benim kodlarımmış, öyle diyor biri. ayarlarımın düzelebilmesi için kodlarımın gün ışığına çıkması şartmış. her neyse; konu bu değil. konu neydi unuttum. ablam londra'ya gitti. yine. konuş onunla'yı izlemek istedi canım şimdi.

her neyse. bu sabah erken kalktım. gece fazlaca sağa sola dönmekten sanırım, saçlarım ağzımda uyandım. hazırlandım. fatma'yla buluşacaktım, sultanahmet'te. caddede çok ciddi bir trafik vardı. taksiye bindim. "caddede trafik var sanırım", dedim -ne aptalca bir cümleydi-. "evet" dedi, "kaza olmuş, yan yoldan gidelim.". taksi şoförleriyle konuşmak gibi bir huyum yoktur genelde ama boş bulunmuştum. ve pek tabii sohbet etmeye can atan amcam ilk fırsatta köşeye kıstırdı beni. "sonbahar belli etmeye başladı kendini." "gelsin gelsin.." dedim, "niye gelsin?" dedi, "iyidir sonbahar" dedim. ne kadar boş konuşursam o kadar çabuk sonlanır sanıyordum sohbet, yanıldığımı anlamam epey vaktimi aldı. boş boş konuşarak ilerliyorduk. "bütün taksi şoförleri birbirine mi benziyor?" gibi hiçbir sosyal sorunu gün ışığına çıkarmayacak bir tez ile meşgulken aklım, geldik. ben epey geç kalmıştım. fatma acıkmış ve sıkılmıştı sanırım. ama birden bana seslenildiğini duydum ama fatma etrafta yoktu, sadece son hızla bir kestane zıplayarak üzerime geliyordu.. fatma çok güzel kestane sektirir. neyse, hemen köfteciye gittik. epey oturduk. ne çok konuştuk. öyle çok ki; kovulduk.. bilen bilir orası çok meşhurdur ve yine bilen bilir çok müşterisi vardır ve yeri kısıtlıdır. birden yanımızda bir garson ve iki teyze belirdi. garson teyzelere "buraya oturabilirsiniz, kalkıyor hanımfendiler" dedi. çok utandım. kalktık. yürüdük, pek çok kestane toplayıp sektirdik. hayatın içine bir buse kondurduğu biri fatma. öyle ışıl ışıl.. her neyse..

dönüş yolunda, ki 6 gibi ayrıldık, yine dehşet, evet kelimenin tam anlamıyla dehşet bir trafik vardı. eminönüne yürüdüm, cağaloğlunu özlemiştim. öğrencilikten sonra gitmiyor insan. her neyse, yine o köşedeki kitapçıya girdim. elimi kolumu doldurdum. "üyelik kartı var mı?" dedi. birden saçma sapan bir sevinç yerleşti yüzüme. o "çocukluğumda uçan balona tutununca ben de uçarım" hissi.. o, evet hayat bazen kaldığı yerden devam edebilir düşüncesi.. görüyorsunuz ya, bir üyelik kartı var mı sorusuyla dağılan biriydim. dağılmak işte, flashback ve flashforword yapmak aynı anda. cüzdanımın derinliklerinden bana indirim sağlayacak o kartı buldum. sonra başka kitapçı, başka bilmemneci derken indim cağaloğlundan aşağı. ali muhiddin haci bekir'in vitrinini görünce dayanamadım. ben ne iflâh olmaz şekerlemeciydim. lokum aldım yine.. fındıklı ve fıstıklı karışık. ben çok sevrim lokumu. ve trafik.. adım adım ilerledi. ama ben artık akmerkezin önünde indim arabadan.. karşıya geçtim.. elim kolum torba dolu. pazardan dönen kadınlar gibiydim. ama annem pazar dönüşü birleştirirdi poşetleri. ben niye yapamadım? noel baba gibi yürüdüm caddede. hepsini kucakladığım torbalarla, ev yolu giderek uzuyordu. parlak ve dar caddesinde etilerin hepsi birbirine benzeyen kızlar hepsi birbirine benzeyen oğlanlarla gülüşüyorlar ama çoğunlukla neye gülüştüklerini bilmiyorlardı. bense, aralarından lokumlarımı açıp yiyemediğim için yersiz bir hırsla küçük adımlarla geçiyordum. farketmiyorlardı elbette beni. telefonum çalıyordu. kimseye "afedersiniz telefonum çalıyor ama çantamı açabilecek durumda değilim yardımcı olur musunuz?" diyemediğim için sekiz olmuş vaziyette açtım telefonu. annem. "nerde kaldın? saat 9'u geçiyor".. tam cevap verecektim şarjım bitti. ne iyi oldu. eve geldim. gelip uzanacak, lokumlarımı yuvarlayıp kitaplarıma bakınacaktım. hiçbir şey sandığım gibi olmadı. annem o telaşlı sesiyle "hadi, hemen çıkıyoruz, ya böyle gel, ama yok deiştir üstünü.." daha ben "nereye" demeden.. "baban gelmiyor, gitmezsek çok ayıp olur, bilmemne lokantasına. düğüne" .. bende ciddi bir sızlanma.. "anne bacağımı kaldıramıyorum. nütfeeeeeen.. ya baba.." yanlış kişiden medet ummak budur.. "çok gezmeseydin sen de, hadi çabuk gidin çabuk dönün.." ve evet tüm yorgunluğum ve lokum hasretimle soluğu odamda aldım. annem kapının ordan hadileye dursun ben hayatim-ne-kadar-sade-giyinirsen-güzelliğin-o-kadar-göze-çarpıyor kıyafetimle ve takıştırdığım ilk küpeyle söz dinledim. ama ayağım ayakkabıya zor girdi. ve arabada annemi, "anne açım!", "orda yemem!", "anne bak fırın!" ünlemleriyle beni taşıdığına pişman etmeye çalıştım. ve lokantaya elimde poğaçayla girdim. hayır hiç utanmadım ama annem beni bir süre tanımadı. çocukluğumda benle kafa bulan ahmet abiyi gördüm. annemin kuzeni miydi neydi? evlenmiş. bir süre sonra anneme kaş göz yapmaya başladım ve annem de açıkça benim sıkıntımı afişe etti ve böylece çıktık. yolda şarkılardan fal tutuyordum. pixies'in hey'i çaldı. yüksek sesle söylemeye başladım, tüm yorgunluğumla.

"hey been trying to meet you hey must be a devil between us or whores in my head whores at my door whores in my bed but hey where have you been if you go I will surely die..." yazılmış en iyi aşk şarkılarındandır. sokak çocukları gibidir, eli kirli, ağzı bozuk, öfkeli, kırgın..

her neyse.. bir günü böyle yorgun ve aşık; yenik ve lokuma hasret noktaladım.

Çarşamba, Eylül 14, 2005

bu bir bant kaydıdır

onlarca mail, telefon, faks ve telgraftan sonra doğum günüm hakkında yazmaya karar verdim. efendim pek çoklarının unuttuğu üzre eylülün ikisinde doğmuş biri olarak mevsimlerden sonbaharı, aylardan eylülü, sayılardan da 2'yi severim ki asaldan ziyade asildir. her neyse.. bu seneki doğum günüm de tıpkı diğerleri gibi, benim bile hatırlamadığım bir gün olarak başladı. evli olan ablam koridorda, telefonda, eşine sitem ediyordu sanırım. ben de olur da odama girer diye uyuyor numarası yapıyordum.. böyle sitemler ve benzeri şeyler çok gerer beni. o girmedi ama ufak yeğenim gelip yüzümü mıncıklamaya başladı. evet ben aynen böyle uyandım doğum günü sabahıma. tabii o zaman akşama dek tarifsiz sıkıntılar çekeceğimi bilmiyordum henüz. sırayla kahvaltı, ütü, çay keyfi, tekrar ütü sonra türk kahvesi sonra başka pek çok sıkıcı şey... "beni unutmayı bile unutmuşlar!" dedim içimden. üzülmedim ama. yani üzüldüm de üzüldüğümü kabul etmek istemedim. yani hayatı anlamak için hayattan olmak lazımdı. bense böyle tecrübelere prim vermeyecek kadar yaşlanmıştım. daha vakarlı durmam gerek diye düşündüm. sonra film izledim. biraz daha sıkıldım. sonra biraz daha.. beni unutanlara hatırlatmak istedim kendimi.. attığım bazı mesajlar şöyle idi:

"bugün benim doum günüm. 'iyi ki doğdun' diyosan 1'e, 'keşke doğmasaydın diyosan' 2'ye, 'umrumda değil' diyosan 3'e basar mısın? =)"

"=("

"bugün benim doğum günüm. hatırlayıp mesaj atsaydın şık olurdu elbette ama problem değil. hala dostumsun ve çok seviyorum seni, iyi ve kötü günde.." -bunu hale'ye attım-

tabii bu mesajları aldıktan sonra aradılar.. ama bir de azar işittim; bilhassa hale'den. kendisi benim çalışmadığım için onun çalışıyor olduğunu anlayamadığımı ve beni zaten arayacağını ama artık aramasının hiçbir şey ifade etmediğini çünkü benim bu telefon görüşmesini onun burnuna soktuğumu falan söyledi.. öğle tatilini beklemiş beni aramak için.. inandım. sonra bir kaç görüşme daha yaptım. akşam olunca, ki epey geçti "hadi pastanı keselim" dediler. pastamı bile unutmuştum.. pastamı yedikten sonra odama çekildim.. içerde ceri maguayırı izliyorlardı. bense o filmi hiç sevmiyordum. tom cruise fazla abartılı oynuyordu. saçma sapan bir vakit kaybıydı.

derken ertesi güne ramak kala kurtuldu günüm. biliyorum çok ayrıntısız oldu. ama bunu bilerek yapmadığımı kim söyleyebilir?

Pazartesi, Eylül 12, 2005

lula mutfakta

sabah erken saatler..

mutfak tarihimizde, bugün yaptığım tiramisudan daha kötü bir şey yapılmadı sanıyorum.. pardon, ablamın bundan yaklaşık 15 sene evvel yaptığı papatya kurabiyesini es geçmeyelim. yiyenin dişi kırılıyordu. yemeyen de merakla kıvranıyordu.. her neyse, yiyince sakinleşecektik lakin, ağzımızda bir kaya ile soluğu çöpte almıştık.. tarih kendini tekrar edecek ya, ben vaktinde ablama güldüm ya, bana da aynısı olacak ya.. ve sayın seyirciler, ben, lu-kahvaltıda arkadaşlarını ağırlamaya niyet etmiş-la, kelimenin bütün anlamlarıyla tutuştum.. evet evet; yüzümde güller değil karanfiller açtı.. sabahın körüydü.. salon dağınık, tiramisu yerle yeksandı. ve ben alt tarafı bir kahvaltı için bunca anlamsızlaşmıştım. bir gece evvel halüsinasyon görmüş ama bunu ev halkına izâh edememiştim. sabahsa çalan saati ancak yarım saat sonra kapatabilmiş, "niye çalıyo bu diye?" düşünecek kadar kendimden geçmiştim. ve sonra olan oldu.. ben bulaştırdığım yüzseksen kap-kaşıkla mutfağın ortasında kalakaldım.. yaptığım tiramisu altına yerleştirdiğimiz 4 spatulaya rağmen bir arada durmayı beceremedi. benim hatamdı, biliyorum ama papatya kurbiyeyle o kadar dalga geçmemiştim yanlış hatırlamıyorsam.. kurtulur sanıyordum tiramisum.. olmadı ama.. sigara içiyor olsaydım, o kırgınlıkla bir tane yakardım sanıyorum. içmediğim için yakmadım. kaldığım yerden devam ettim işe. iş dediğim de normal insanların 15 dakikada bitirdiği türden şeyler.. ama bir kez çuvalladığım için şansımın yaver gitmeyeceğini anlayacak kadar hayat tecrübesine sahiptim çok şükür.. ve her şey beklediğim gibi oldu.. dolabın kapısını açmamla pirinç pilavı bulunan kaseyi yere dökmem bir oldu. onu temizlerken irili ufaklı bir kaç şey daha devirdim-döktüm-topladım-sildim-kaldırdım. anlatırken kısa sürmesinin aksine gercekleşmesi yarım saatler aldı bu eylemlerin..

öğlen..

benim tarif etmekten yorulduğum yolda defalarca kaybolan bu üç kişilik grup en son beykozda aldı soluğu.. anlamıyorum ki, nerede kayboluyorlar.. gerçi şimdi burada anlatacağım sapağı neden kaçırdığını ama fırça yemek istemem kendisinden.. vee nihayet geldiler... benim karnım sırtıma yapışmıştı ama sorun değil.. aşk insana neler yaptırıyor..? -burada gülümser misin hale?- çok çok çok sevdiğim bu üç silahşör masanın 4'te 1'ini ancak yediler.. dövemedim ama.. aşk nelere kâdir? -sen gülmezsen ben gülerim..-

akşam üstü..

dışarı çıktık.. dönüş yolunda yürüdüm.. pek çok yavru kedi gördüm.. şaşkınlığımı gizleyemedim, zira eskiden burada oturan ama şimdi ayrılan hasan adlı beyin gördüğü bütün kedileri kısırlaştırmak gibi bir hobisi vardı.. sokaktaki bütün kediler foka dönmüş, ayaklarını yerden kaldıramadıkları için sürünüyorlardı.. öyle şişmişlerdi.. bunun dışında bir de yavru kedi göremez olmuştuk ki bu da en az kedilerin yusyuvarlak olması kadar acıydı.. her neyse çok sevindim yavru kedi gördüğüme.. oturdum sevmeye başladım.. böyle de aklımı peynir ekmekle yerim bazen. elalemin kapısının önünde.. şaşkındım, belki ben göremeden şişerler diye doya doya seveyim istedim. doyamadan görevli geldi.. biraz dalga gecti biraz da "git başka yerde eğlen" bakışı fırlattı. kalktım kaldırımdan. arkamı döndüm.. eve doğru yol aldım.. when you're on your own, it's a long walk home..

daha da geç saatler..

zzzZZZ.. telefon. hale. "efendim?". "şimdi yol ikiye ayrılıyor nişantaşı için sağa harbiye için sola dönecekmişim.. nereye sapıcam?". ben de yine asılsız bir heyecan, bir "ne yapacağım, bu kız nasıl kayboldu yine?" endişesi.. "yaa hale ya, nereye gittin sen? dümdüz çık demedim mi ben sana?".. gülmeler.. daha çok gülmeler.. "eve şimdi girdim.. haber verim dedim.."

iyi yaptın hale, çok iyi yaptın.. ama bir dahaki sefere ben sana gelsem? tiramisu değilse bile yavru kedi getireceğime söz veriyorum..

Cuma, Eylül 09, 2005

kış uykusuna öykünen yarasa

saat 6:59. uyku tutmadı. tabiri caizse yatakta kıvranmaya başladım. uyumayı diliyordum, olmadı. biraz üşümüşüm sanırım gece, ürpererek uyandım. "n'apsam?" dedim, aklıma daha ilginç bir fikir gelmediği için acıdım şimdi kendime. "kendime acıdım" ifadesi de çok sinir bozucu aslında. neyse. uyuyamadım ya ondan bu huysuzluk, yani ondan olmasını diliyorum. hiç yoktan huysuzlaşacak biri olmak istemem. istesem de olamam umarım. rüyamda ilginç bir şeyler görmüştüm sanırım. öyle bir histi üşürken hissettiğim. ama şimdi tek hatırladığım bilmediğim bir sokak vardı. candyland çalıyor, usul usul..

araf'ı bitirdim dün sabah. bir kaç sabah önce başladığım kitabı elif şafak'ın. ama beni niyeyse pek hatta hiç tatmin etmedi.. galba ben gençtim ve elif şafak daha güzel kitaplar yazıyordu. ve düz mantıkla, yaşlandım ve bayan şafak'ın söyleyecek yeni bir şeyi kalmamış. o da bana benziyor yavaş yavaş galba. tabii şöyle bir şey de olabilir, ben eskiden daha güzel düşünceler doğuruyordum.. yani bir kitabı okurken bin başka şey sıkıştırıyordum satır aralarına.. kabul ediyorum bir hayli saftım ve kolay heyecanlanıyordum.. neyse... kişisel depresyon tarihimi gözler önüne sermek değil niyetim.. niyetim yok aslında hiçbir şeye -burada niyetin ingilizce karşılığına, oradan da evliliğe bir gönderme yapmıyorum sayın okurum, böyle bir çıkarım yapma e mi? aslına bakarsan sen hiçbir çıkarım umma yazdıklarımda.. öyle boş öyle anlamsız yazıyorum ki..

7:29. kimsenin uyanmaya niyeti yok anlaşılan. kahvaltı hazırlamak için erken, yürüyüşe çıkmak için geç olduğu için, sizi sıkan beni ise meşgul eden yazım devam ediyor.

dün reyhan'dan dönüşte elifle kapının önünde yine arabada, anlattıkça çoğalan sohbetlerden birini yaptık. eskiden daha sık olurdu kabul ediyorum.. arabadan bir türlü inemezdim. gittikçe daha da koyulaşırdı sohbet, sanki bütün gün çenemiz hiç açılmamış gibi.. ama dün bir şey oldu. yani her zamankiden içip de farklı tad almışım gibi.. ya da başka bir şey, tam olarak tarif edemiyorum.. her ne idiyse beni dün biraz hayata bağladı itiraf ediyorum.. ben çünkü hep hayata bağlanmayı isteyecek ve aslolanın hayatın bana bağlanması olduğunu kabullenemeyecek kadar mankafayım. evet evet, aynen öyleyim. aynı hatayı seksen kere yapan ama ders almayanım, ama bunun konuyla bir ilgisi yok. her neyse.. eliff diyorum, beni dün biraz yaklaştırdı bir şeylere, ne olduğunu henüz bilmediğim bir şeylere..

7:52. hala uyuyorlar. uyku problemimi nasıl çözeceğimi bilemiyorum. diğerlerini çözdüm de bir o kaldı değil, diğer bütün problemlerim uykusuzluktan kaynaklı bence..

8:01. kahvaltı hazırlamakla yatağıma dönüp, bitimsiz bir uyku uyumak arasında gidip geliyorum, ikincisi tamamen hayal olsa da.. kış uykusuna yatan hayvanları kıskandığımdan bahsetmiş miydim daha evvel? kış uykusuna yatan hayvanları kıskanırım ben. daha pek çok başka şeyi, benim yapamadığım, yapmaya da hiç bir zaman muktedir olamayacığım şeyleri yapan her şeyi olduğu gibi. ve evet ben değil kış uykusu, şekerleme bile yapamayan biriyim. ne cüretle kış uykusu dilenirim? bir şarkının nerede başladığını, nerede bittiğini unutmak gibi olsun istiyorum.. ne zaman sabah ne zaman akşam karışsın.. niye bilmiyorum.. ya da ben mütemadiyen saçmalıyorum.

8:13. ufak kardeşim genleşti sanırım, ayağını çarptı yine bir yere.. ve ben onun uykusuna dışardan bakan -duyan ama neyse- biri olarak onun hatırlamasının mümkün olmadığı bir anıyı kayıtlara geçtim.. ve can can geldi.. sevgilisiyle.. söyledim mi, barıştılar!! araya hep kumrallar girer zaten.. (sırf kumralım diye araya bir yere girmem umarım..) neyse.. bu sabahın her zamankinden erken başlaması bir şeyin, iyi bir şeylerin işaretçisidir umuyorum ve siz görmezken ufak kardeşimin burnundan öperek bu yazıyı noktalıyorum. nokta.

Perşembe, Eylül 08, 2005

ruh sağlığına okan!

eskiden yalnızladığımda, ki çok sık olur bu, hemen telefonu elime alıp Reyhan'a mesaj çekerdim. "reyhan" diye başlardım mızmızlanmaya. tek "a" ile başlayan mesajlarım "a"ların sayısının hızla yükselişiyle bir anda çığlığa döner, sonunda da reyhanın üzerine düşen bir çığ oluverirdi. yalnızlığım hafifleyecek sanırken -ki böyle budalalıklarım vardır, inkâr edemem- tam tersi olur, çapı bir hayli genişlemiş eski eksikliğim, müstakbel fazlalığım önce reyhanı sonra da beni içine alır, yutardı. yine uslanmazdık. ve şimdi bakıyorum reyhan, 818 mesajın var telefonumda kayıtlı. tüm yalnızlıklarımda seni rahatsız etmemi affettirecek bir şey diyebilmeyi dilerdim şimdi. yok öyle bir söz. senin sesin geceleri bile güneş kokuyor, ondan belki. ben karanlıktan korkmam halbuki.. ama yine de çocukken de bir resme hep güneşinden başlardım. sağda, solda ya da ortada. ama bir şeyler hep eksikti sanırım o resimlerde ki hiç asılmazlardı panolara.. ilgilenmezdim o zaman bu tür şeylerle. mataramdan su içen sibel'e, ali'ye ve daha bir dolu hijyen düşmanı sınıf arkadaşlarıma sinirlenmekle ve sinirimi belli edememekle meşgul idim. başka şeyler de vardı şüphesiz ilkokulda. mesela ben neden oğlanlarla maç yapıyordum? kızlar maç yapamayacak kadar "ne" idi?

herneyse; konu buraya nasıl geldi? 6 ekim yaklaşıyor, ondan sancıyor galiba karnım. böyle şeyleri problem etmem normalde ama hem gitmek istediğim hem de istemediğim için çelişiyorum kendimle. ilkokul arkadaşlarıyla buluşmanın en ilkel hatası "değişim"i idrâk edememe. mesela tolga'ya baktığımda hala eteğimi bacaklarımın arasına sıkıştırmak geçiyor aklımdan. halbuki uslu duruyor.. ya da umut; daha da esmerleşmiş bu ezelden flörtor çocuk, eskiden köşe bucak kaçtığım biri olduğu için yine masada yanımda oturmamasını diliyorum.. aslına bakarsanız ben ilkokula ilişkin pek bir şey hatırlamıyorum. en net hatırladığım şeyler sırasıyla:
1. ali'nin kocaman mavi gözleri
2. yine ali'nin maçtan sonra kafasına diktiği kocaman termosu
3. duygu'nun çıktığı dalin reklamı -şimdi bu kızın saçları kısacık, ne tuhaf..-
4. ali'nin çıktığı "annem bana kalır" arçelik reklamı
5. burnuma düşen basketbol topu
6. annemin saçımı sımsıkı topladığı ve bu yüzden tokalarımı çözmeme rağmen saçımın şeklinin hiç değişmediği..
7. galiba bu kadar

neyse.. bu ilkokul arkadaşlarımla buluşma merasimimi uzunca anlatmak isterim daha sonra.. bilhassa okan'a dediğimi.. ki sıra arkadaşımdı, çok severdim, ve hatta kaset değiş tokuş ederdik. ben sıkı nkotb'ciydim o nasıl olduysa metalci idi.. "bir şey itiraf edeceğim sana" dedim. çocuğun gözleri açıldı. (aşk ilanı falan mı sandı acaba?) dedim ki, "ben senin bana verdiğin kasetleri hiç dinlemiyordum..." bir tebessüm etti, bir de 'ne yersiz bir itiraf bu' bakışı attı yanlış hatırlamıyorsam.. eesi bu işte, gecen seneden pek bir farkı olmayacak sanıyorum.. bir köşeye hapsolacağım. ali de gelmeyecek zaten. istedikleri kadar 12 yıl aradan sonra gelene diye kadeh kaldırsınlar şerefime ben yine de sıkılacağım.. ve ayrılırken ali'nin mümkün olduğunca değişmiş olması için dua edeceğim.. ne bileyim, beli ekvator kadar olsun mesela ya da lütfen gözlerindeki mavilik solsun.. böyle de acımasızım işte.. herkesten, önce kendimden tabii, özür diliyorum ama kimse aynı kalmıyor ya hani.. misal, leş metalci olacak sandığım okan'ın kız gibi başını önüne eğmesi, benim gibi su içmesi gibi...

"ruh sağlığına Okan!"

Perşembe, Eylül 01, 2005











önce











sonra

oksijen kafa yapar

Ben bazı sebeplerden talihsiz biri sayılırım. Bu sabah bunu bir kez daha anladım. Aslında dün de anlamıştım ama ısrarcı olduğum için olmayan şansımı bugün de denemek istedim. Çuvalladım tabii. Dün benim dişlerime tel takıldı. Gerek yoktu bence ama annemler ilerde pişman olmamam için takmamın iyi olacağını söyledi. Benim için bu, yani “ilerde pişman olmamak için” söz topluluğu anahtardır. Tüm kapılarımı açar. Çünkü hep pişman olmamak için bir şeyler yapar ama nasıl olursa her daim pişman olmayı yine beceririm. İşte yine öyle bir şey oldu. Dün takılır takılmaz pişman oldum. Zaten doktorumun, öyle sinir bir asistanı var ki.. Soyadı muhtemelen nemrut. Biricik nemrut. Dün dişime tel takarken bu biricik, ben şeffaf tel istedim, yok olmaz o senin dişine dedi. Sonra ben o dişçi koltuğunda matrix’e bağlanmayı umdum. Burada ona hükmedemediğim için hiç değilse matrix’te şartlar eşit olabilir dedim içimden. Öyle bir şey olmadı değerli okurum. Ne ben matrix’e bağlandım, ne de biricik nemrut bana tel takmaktan caydı. Ben küçük adımlarım ve kocaman memnuniyetsizliğimle saint michel’in karşısındaki bu eski apartmanı terkettim. Yanımda anneme yamayamadığım ufak kardeşim.. “bak git ben dolanıcam biraz.. geç dönücem eve.. takılma bana.. yaaa anne şuna bir şey de..” olmadı tabii. Yanımda bitti. Ayağındaki galoşları çıkartmayarak ilk köşe başında el açıp dilenecekmişiz havası verdi bütün gün. Ve hatta acıktım acıktım nidalarıyla soluğu pizzacıda aldırdı. Benden çok yedi.. bense tellerimden utanmaktan ve ayaklarında masmavi galoşlarla arz-ı endam eden kardeşimi beyoğlu sahaflarında gezdirmekten yorulmamıştım ki, onun pili bitti. Eve geldik. Ben de sonunda nemrut suratlı oluvermiştim. Galiba bulaşıcıydı. Nemrut nemrut oturuyordum. İstiyordum ki, “o kadar da kötü olmadı” vs densin.. bunun yerine canım diğer kardeşim “ bak zaten küçük gösteriyordun şimdi daha da küçük oldun..” şalterlerim attı. “Değiştireceğim bunu” dedim anneme, “Ya da çıkartacağım”. Her neyse, bu sabah soluğu diş doktorunda almıştım ki asansörün düğmesine basmadan kapısı açıldı. Bir baktım sonra bir daha.. bu bizim nemrut biricik’iğimizden başkası değildi.. sadece önlüksüz olduğu için zor seçiliyordu. Şaşkın şaşkın baktı yüzüme. “telimde problem var” dedim. Rengi attı. “aradınız mı, randevu aldınız mı” gibi bir dolu soru sordu. “hayır” dedim. “telim dün çıktı da” –cidden çıkmıştı, özden telefondaydı hatta, söylesene özden, desene- .. “bir dahaki sefere arayın olur mu? Bakın doktor bey tatile gitti. Ayın onikisinde dönecek ben de tam çıkıyordum” dedi. Yere baktım. Biri duymak istemediğim bir şey derse ben hep yere bakarım. Yatırdı beni yine o koltuğa. Baktı. “bir şey yok” dedi. “var” dedim. “şey .. ben telimi değiştirmek istiyordum. Şeffaf olandan takabilir miyiz bana?”.. durakladı. Doktor bey gelince hallederiz” dedi. Ben hemen hallolsun istiyordum. Sinir oldum. Çıktım. Yine o memnuniyetsizliğimle.. bulduğum ilk dilek-şikayet kutusuna onun adını büyük harflerle yazmak istedim. Hiç karşıma çıkmadı. Daha da demlendi sinirim. Öfke hep daha çoğuna gebe olduğu için sanırım ayakkabım vurdu. Sağ ayağımı. Metrocity’ye gittim. Ayakkabıyı aldığım mağazaya girdim. Ayakkabının vurduğunu söyledim. Aldı pabucu, ben de bir yere oturdum. Teki çıplak ayağımla. Neyse, teşekkür edip ayrıldım ama hala vurduğunu söyleyemedim adama. Başka ayakkabıcıya girdim. Yeni bir çift beğendim. “Güzel oldu” dedi adam. “Almazsam pişman olur muyum?” dedim. Zor bir gün geçiriyordum, adam bunu bilemezdi. Gülümsedi. Ben ağlakken karşımdakinin gülümsemesi beni daha da çok üzer aslında. Yine öyle oldu. “ayağımda kalabilir mi? Diğeri vurdu da” dedim. “tabii” dedi. Altından etiketini söktü. Ben biraz sakinleştim. Dışarı çıktım. Varsa öyle bir şey, temiz hava aldım. Oksijen kafa yapar çünkü.

Çarşamba, Ağustos 24, 2005

rica etsem böğürtlen alabilir miyim elma yerine ben?

anneyle anlaşmanın bir yaşı var sanıyordum. küçük olduğum için anlaşamıyoruz, büyüyünce 'arkadaş gibi' olacağız sanıyordum. ne budalalık! ya da belki ben nicelik olarak değil de nitelik olarak bir türlü büyüyemediğimden annemle geçinebilme sınırı olan yaşa bir türlü erişemiyordum.. bu da mümkün. bir vakit kısa çubuğu seçmiş, annemle geçinebilme rollerini diğer kardeşlerime kaptırmış olmalıyım.. bana kalan rol de, anneyle anlaşamama, konuştukça uzlaşamama, susma, sustukça anlamsızlaşma, anlamsızlaştıkça küçülme, küçüldükçe ağlama, ağladıkça acınma, acındıkça daha çok acıkma... yani demek istediğim bir kelime olsaydım köküm acı olurdu.
..
bu arada bugün Hülya'nın doğum günü. nice seneler canım. şimdi, hemen şimdi saatinin akrebini yelkovanına, yelkovanını da saatinin zembereğine bağla, bağla ki, bundan sonraki her gün bugün, bütün bugünler de doğum günün olsun.. anlaştık? bunu okumadığını biliyorum, okumayacağını da.. ben de okumuyorum.. kimse okumuyor.. neyse..
..
dün gece yüzerken, yüzecekken daha doğrusu, bir yılan yolumu kesti.. üzerine basacaktım az kalsın, onun yerine çığlığı bastım.. kimse yetişmedi imdadıma.. havuzun yanıbaşını çalılık yapmak iyi fikir değil dedim içimden, yılan duymadı. çıktığı deliğe girdi. delik ve delilik boşuna benzemiyorlar diye düşündüm. her deli bir delikte yitirir benliğini. ama ben yitirmedim. orda değil en azından. havuzun ışıkları yandı. havlumu kenara koydum, terliklerimi çıkardım. yılan ışığa gelmez nasılsa dedim içimden.first my left foot then my right behind the other. sonra dışımdan tekrarladım. sessiz sessiz yüzdüm. yüzmeseydim çok yenik hissedecektim kendimi. bir yılana yenilebilirmişim gibi.. yüzdüm; yine de yenik hissettim. i walked into your dream and now i've forgotten how to dream my own dream you are the clever one aren't you. hem de kendime yenilmiş. keşke yılana yenilseydim dedim içimden. duştan çıktığımda annemle babam 7 yıl önceki "o" mevzu hakkında tartışıyorlardı.. hala.. yaşama sevinci böyle bir şey diye düşündüm.. unutmamak.. yani kendi adıma ben unutuyordum.. geçen gün esrayı gördüm iskelenin orda bir yerde.. selam verdi.. "sana mail atacaktım aslında" dedi. "ne diyecektin? 'eşeklik ettim, hiç anlamı yoktu, özür dilerim.' mi?" diyemedim tabii. hayatımda böyle anlar vardı. söylemem gerekenleri söyleyemediğim anlar. ya da hayatım bunların toplamıydı, kim bilir? her neyse, unuttuğum için, hatırlamak istemediğim için ayrılırken öptüm esrayı. "görüşürüz" dedi, "görüşmeyiz esra, ama duymak istediğin buysa peki, 'görüşürüz'".. benim artık seninle görüşmem için kendimle görüşmüyor olmam lazım. ha olursa böyle bir şey haber veririm sana.. her neyse.. annemle konuşmadığım için oluyor tüm bunlar, biliyorum.. ama elimden bir şey gelmiyor. kahvaltıya bile telefonla çağırıyor.
zzzZZz.. (gizli numara)
-efendim.. (tek gözüm kapalı)
-kahvaltı hazır.. (sesinde 'az avvel bir kedi boynumu tırmaladı' tonu..)
...

gece de uyuyamadım.. üç sivri sinek sadece beni değil uykumu da delik deşik ettiği için.. elimde terlikle ağlamaya başladım.. ağlamasam da olurdu bence, ama yapamadım.. elimde terlik, odanın ışığı açık, ölmeyen bir sivrisinek.. öyle aciz hissettim ki kendimi.. banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım, kapıyı açtım, evin içinde bir yarasa.. yanlış mı gördüm diye kontrol edemedim.. o kadar cesur değildim, hiç olmadım... içeri girdim. telefonu elime aldım, kardeşimi aradım. kapalıydı telefonu. yan odada.. uyuyordu.. kıskandım onu. çok hem de.. benim uykum 8 yerinden bıçaklanmış, cesedi bir çöp tenekesine atılmıştı.. o ise mışıl mışıl uyuyordu.. kıskanmamalıydım ama yapamadım.. sonra ben uyuyamazken sabah oldu..
...

bu hikayenin sonunda, buralarda bir yerde yani, gökten düşen üç elma olmalı.. ve evet annemle konuşuyor olsaydım o üç elma yarasaya sivri sineğe ve yılana isabet edecekti.. konuşmadığım için hepsi beni buldu...
neyse.. hülya, tekrar iyi ki doğdun.. rica etsem annene sorar mısın hiç kullanılmamış 'günaydın bakışı' kalmış mı? evetse yarın size kahvaltıya gelebilir miyim?
...

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

"lütfen itiniz": bir kapıda yazmaması gerekenler..

"günlerden pazardı ama dünya yine de açıktı. anlamsız bir karanlık vardı. ve hatta ben vardım. yağmur yağacak sandım. yürüyüşe çıktım. ben eve dönünce yağmaya başladı. çay yaptım. çayı yanıma aldım; yukarı çıktım. buraya. birkaç önemsiz şey yazdım; çizdim, sildim. önemsizliklerini anlamam çok kısa sürdü. tekrar çay aldım. birkaç kişiyi özledim. ama onları özlediğimi kimseye belli edemedim. yine edemiyorum; olsun. "seni özlemek kaç heceli?" diye sordum. ya da "seni özleme bölünce cevap niye hep 1/2 ?" dedim. ya da her ikisini de dedim; pek hatırlamıyorum. sonuçta cevap gelmedi. uyudum. rüyamda bir yabancıyı gördüm. uyanınca sordum: "gerçek hayatta hiç görmediğimiz biri nasıl rüyamıza girebilir?" diye. buna da cevap alamadım. bir süre sustum, soru sormadım. ajandama baktım; yapacak bir iş bulamadım. bütün bunlar ne sıkıcı ayrıntılar. hayatım bunlardan ibaret diye üzülmeliyim; tam da şimdi. kamera yüzümü yakın plan çekerken, ben, daha önce hiç gitmediğim bir toprak düşlemeli ve bakışlarımı oraya gömmeliyim. öyle ki, yönetmen tekrarlatmasın sahneyi. ve mümkünse sözsüz bir müzik duyulmalı derinden. mesela erik satie'den. ama böyle olmadı. sıkıcı hayatımın her sıkıcı ayrıntısı gibi bu da yalnız beni sıktı. hiçbir filme konu olamayan bu evcilleşememiş sıkıntım, ki dizboyu kendisi, yine başıma kaldı. ve ben de ısrarla sahiplenmedim onu. işte bu yüzden aşısız sokak köpekleri gibi tedirgin edici, geziyor sokaklarımda. DİKKAT KÖPEK VAR. Ben severdim halbuki köpekleri, korkmazdım da. neyse...
"Size ve kedinize en içten sevgilerimizle"
sıkıcı olduğumu kabullenirsem sıkıntımla başedebilirim sanıyordum. ama niye olmadı? ben çarpım tablosunu çok geç ezberledim. bundan sanırım, mimar olamayışım. o da çok sıkıcıydı. çarpım tablosu yani. istedikleri kadar tekerlemelerle süslesinler, yine de iflâh olmazdı. şimdi hatırladım! adresimi yazarken posta kodumu unutmuştum. esra'nın kartı elime geçmezse, bu, benim suçumdu, postacıların değil."...
-bir pazar sıkıntısıyla yazılmıştır, aleyhime delil olarak kullanılamaz..

Pazar, Ağustos 07, 2005

marilyn monroe'nun aziz hatırasına

sevgili günlük;

bugün yine pek çok lüzumsuz iş yaptım.

1. neden bütün boya kalemlerim aynı hızla küçülmüyorlar merak ettim.
2. radiohead'in "life in a glasshouse"u çok fazla kahve ve çukulata tüketmeme sebep oluyormuş, bir kez daha anladım. bazı şeyleri tecrübe etmeden öğrenebilmeyi diledim Allah'tan. böyle çok yoruluyordum. annem bunun mümkün olmayacağını, insanın başka insanların tecrübelerine ehemmiyet vermediğini en nihayetinde "0" koyunlara benzediğimizi, önümüzdekinin düşüşünü gördüğümüz halde atlamaya yeltendiğimizi, haddinden fazla kendimize güvendiğimizi falan söyledi. söylemediyse bile benim aklımdan bunlar geçti.
3. dün aşşk kafeden çıkarkan yine bir "marilyn monroe" vakası oldu. eteğim nerden geldiğini anlamadığım bir esintiyle burnuma yapıştı. dahası yine nerden estiğini anlamadığım bir ya da iki serseri "lütfen bir daha" diye tezahuratta bulundu.. işte bu sebeple bugün bütün eteklerime bir daha açılacak olurlarsa kendilerini filistin askılarına asacağımı söyledim. umarım işe yarar.
4. rüyalarımda hep eli silahlı terorist benzeri insanlar görmem konusunda endişelenmeye başladım. ama belki de bu rüya sadece kardeşimin bana counter strike oynamayı öğreteceğini muştuladı.. olamaz mı? bardağın dolu tarafını görmek çok vaktimi alıyor Allah'ım..
5. ve oyundan söz açılmışken, hiçbir şey anlamadım.. devamlı "hayıııır, ona değil!!!" nidaları yükseldiği için belki kazanmak nasip olmadı..
6. bebek'te bir kız yolu kesti. adımı, okulumu vs. söyledi.. telefonumu da söyleyecek diye çok korktum.. neyse ki söylemedi. ayaküstü konuştuk, washington'da doktora yapıyormuş, ayrılırken "görüşürüz" dedim.. nerede görüşeceksek..
7. bu kadar.

Cuma, Ağustos 05, 2005

















"dancing barefoot"

yaş 24, yolun yarısı bile etmez

anadolu'nun bazı turistik bölgelerinde turistler için develer var. bunlara binsinler, dere tepe gezsinler diye. böyle atraksiyonlara pek prim vermem normalde, ama tam bu develerin yanından geçerken deve-ci eliyle gösterdiği devenin 43 diğerininse 24 yaşında olduğunu söyledi.. hiç yaşıtım bir deveyle karşılaşmamıştım. işin aslı daha önce pek deveyle karşılaşmış da sayılmazdım. hemen heyecanlandım. neyse; bu deveyi gözüme kestirip bizimkilere -ailem olurlar kendileri- "durun" komutu verdim. fotoğraf çekilmek istiyordum bu '81li 4 ayaklıyla. tam üstüne oturacaktım ki ayaklanmaya başladı . ama ailenizin cesur 'blogger'ı lu-başına geleceklerden habersiz-la pes etmedi. merdiveni kurdu deve-ci. "buyrun" dedi.biraz tedirgin ama yine de azimle basamakları çıkıyordum ki son basamakta hayvan kımıldamaya başladı tekrar. deve-ci ısrarla "bir şey olmaz, oturun" diyordu ki işte tam o anda rüzgarla beraber havalandı frikik verecek başka yer bulamamış ispanyol icadı eteğim. benim şaşkın nazarlarımdan gerekli mesajı alamayan deve-ci, ki fena halde ısrarkeşmiş kendisi, "oturun" diyordu. ben utanç içinde, deveye söz geçiremediğim için de hafif sinirli "siz de durun, deveyi tutun, böyle çekilelim" dedim. ama lüzumundan fazla esprili deve-ci "benim bu fotoğrafta çıkmam doğru olmaz, yaşıtınız değilim" diyerek beni dumur etti.. tabiî bu arada bizimkilerin -ailem olurlar daha önce değindiğim gibi- kulaklarından dumanlar çıkıyordu..

fotoğrafa gelince; deve havaya ben eteğime bakıyorum..

kıssadan hisse: hiçbir devenin imzalı fotoğrafı istenmezmiş..

Salı, Temmuz 19, 2005

bir anti-depresan olarak makasın icadı

hani bazen bir cümleyi evde unuturuz ya; gelince kapı açılmaz. çilingirler edebiyattan anlamaz. edebiyattan kimse anlamaz işin aslı. anlayanlar çoktan ölmüştür ve anlayacak olanlar da muhakkak ölmelidir. ama ölmeler çeşit çeşittir. ve hangisinin anlayış gerektirdiği bilinmez. hayır ben kelime oyunu yapmıyorum (yine). bir elbiseyi belinden daraltmak gibi bazı cümleleri ortasından kesmek gerekir. pek çok cümlenin başı ve sonu kafidir aslında. ama hiç nedensiz düzinelerce kelime sokuşturulur aralara -bunun gibi-. ya da yıllar öncesinin ajandasına baktığımızda hissettiğimiz düş kırıklığıdır kayıp cümlelerimiz. tüm eski defterler, yeni cümleleri yutan birer kara deliktir.. belki de hiç alakası yoktur.. sadece canım sıkkındır. canımı sıkan şeyi ilk defa somutlaştırabilmişimdir. ama bu beni daha da kötü hissettirmekten başka bir işe yaramamıştır.. ve galba -tır, -tir, -dır, -dir ile biten bütün cümleler hatalıdır -bunun gibi-..

her neyse.. büyük harf kullanmadığım için galiba, hiçbir satırbaşını haketmiyormuşum gibi hissediyorum.. ben nedense hiçbir şey haketmiyorum.. hiç yoktan yok oluyorum.. bir filmin en orta yerinde mesela ya da bir telefon konuşmasında.. sonra bir amerikan arabasının sağ ön koltuğunda dank ediyor hayat; dikiz aynasına bakarken: "objects in the mirror are closer than they appear".. her şey göründüğünden daha yakındı ve benim bunu anlamam 23 senemi almıştı.. hem de bir başkasının arabasında.. emniyet kemerim biraz daha sıktı, radyodaki şarkı biraz daha anlamsızlaştı sonra birden kırmızı ışık yandı.. ani fren yapıldı.. tam yakalamıştım hayata dair bir şeyler, o ani frenle tekrar kalabalığa karıştı.. bir ben karışamadım o "kahrolası" kalabalığa.. ne zaman karışsam hep bir yanım daha uzak kaldı.. neyse ki pek çok sefer olduğu gibi bu sefer de alınabilecek en çok hasarla olay yerini terk edip, eve dönüp, bulduğum ilk makasla bulduğum ilk şeyi keserek sakinleşebildim.. ama bu sefer saçımdan önce başka şeyler gelebildi aklıma.. bir kadın dergisi, bir kartpostal, bir afiş, bir konser davetiyesi.. vs..

neyse; ben cümlemi unuttum, onu söyleyecektim, her zamanki gibi lafı uzattım. ama eve dönüş yolunda kaybolmak sanıldığı kadar kötü bir şey değilmiş..

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

a sorta fairytale

son anda olur ya bazen bazı şeyler.. mesela ufak yaşamınızın size çok kocaman görünen pek çok yerinde.. hayır, yine beceremedim.. benim bir kelime doktoruna görünmem lazım.. ne demek istesem, demek istemediklerim çıkıyor ağzımdan. şöyle ki; aslında en iyisi bodoslama girmektir mevzuya.. çünkü bazı virajları alacak kadar manevra yeteneği yoktur pazartesi sabahlarının.. bu sabah da öyle bir sabah.. dün gece tori amos'u canlı izleme, dinleme, dinlerken hafiften gözleri buğulandırma, hatta düpedüz ağlama, ağlamama, gülümseme, hafif ürperme, esen rüzgarda biraz titreme gibi eylemler gerçekleştirdim.. ve evet ufak yaşamımın kocaman bir ayrıntısıydı.. bulut gibi çıktı sahneye.. zaten sesinde de bir kümülüs bulutu ya da binlerce ipek böceği olduğundan, pek çok kereler olduğu gibi yine gercek olamayacak kadar hayaldi.. böyle anlatınca sanki iyi olmuyor.. birinin dediği gibi anlatmasam beni yok ediyor, anlatsam ben onu.. yine de anlatmazsam benim değilmiş gibi... hani bir kitapta bir filozof diyordu ya, kimseye bildirmediğin sevgi uzak mı uzak bir yerde sahip olduğun tarla gibidir.. işte ben de şimdi yaşadıklarım benim olsun, başkasının hayatından kesitler olarak hatırlamayayim diye anlatıyorum galba.. aslında bütün kelimeler topallıyor.. diyecektim ki, beşinci sırada, tam onun hizasındaydım.. ve bana bakarak söylediği için şarkıların pek çok kısmını içime işledi tınıları.. evet evet böyle diyecektim.. çünkü yaşanmış olanın imkansızlığı yaşandığının kanıtlanmasını şart koşar.. ne ki kanıtım beş para etmiyor.. telefonum pek çok özellikten yoksun olduğundan belki.. uzansam tutacaktım elini, oysa fotorafın azizliğine bakın.. bir yaz gecesi rüyası idi.. ve düşünüldüğünün aksine onun şarkıları insanın içini ısıtmıyor, bir bütün kılmıyor.. aksine buz kesiyor içiniz, sonra birden paramparça oluyor.. ama hep unutulmuş olan, bu parçalanmanın kötü bir şey olmadığı.. ara sıra evimizi yaksak kötü mü? işte onun sesi de, piyanosunun zarafeti gibi, belli etmeden yaralıyor insanı.. en derinine inebilsin diye herkes.. sanıldığından daha çok cesater istiyor. ben çoğu zaman bulamıyorum o cesareti. ondan ağlıyorum galba.. her neyse.. ağlamak utanılacak bir şey değil.. ağlayamamakten korkmalı insan.. hiç ağlamamış, hiç de ağlayamayacak olmaktan. içine giden tüm tali yolları es geçmekten, otoyollarda hız yapmaktan.. hatırlandığında yaşandığı an kadar acı veren şeyler yaşayıp da bunun ayrımında olmamaktan; ne o zaman ne hatırlarken hissetmemekten.. dahası hiç bir zaman hissedememekten.. yoksa ağlamak cennetten indirilmiş olmalı bize.. ağlarken masumlaşmak, beş yaşında gibi dünyayı omuzlanmak isterken dünyanın altında kalmak.. çocukça şeyler cesaret ve cehalet gerektirdiği için... ve ağlamak azalmak olduğu için.. ve az hep daha çok olduğu için..




peri masalları gerçektir belki..

Perşembe, Temmuz 07, 2005

pazartesi sabahı gibi kekre


"will the world end in the night time ?

or will the world end in the day time ?

and is there any point ever having children ? "

küçükken de bu kadar zor muydu hayat merak ediyorum.. ben aslında hiç büyümemek istiyordum, başaramadım her zamanki gibi.. küçükken de çok büyükmüşüm.. öyle der annem.. 9 aylıkken konuşup, 9buçuk aylıkken yürümek iyi bir şey değil.. büyükken de küçük olmam bundandır sanıyorum sayın yargıç. evet ben sırtımda kocaman kelebek kanatlarıyla yürüyorum bazen. hayır düşündüğünüzün aksine tavrım protest değil.. sadece çevre bana hiçbir şey ifade etmiyor. düşünceleri de. yüzüme bakıp gülerler mi diye endişelenmiyorum.. endişelenecek çok daha başka şeyler var.. ama hayır bahsetmeyeceğim.. ben aslında çocukluğumdan bahsedecektim, vazgeçtim.. herkesin çocukluğu aynıdır çünkü.. yeterince çocuk kalabilsek anlayabiliriz aslında bunu ama malesef acele büyürüz. çok acele. evlere servisi var bu büyümenin, bazı aileler daha erken sipariş veriyor sanırım.. ben de onlardanım hiç şüphesiz..

ne kadar büyürsem o kadar küçülüyor içim.. dün sabah yine küçücük hissettim kendimi. uyandım ama keşke daha çok uyuyabilsem dedim içimden.. hatta öyle bir imrendim ki kış uykusuna yatan hayvanlara.. pijamamı çıkarmadığım 8763. gün olarak tarihe gecti.. başka da bir şey olmadı.. sabahtan akşama mektup yazdım.. sanırım yollanmayacak o da.. hep aynısı oluyor çünkü.. yazdığım ya da yaptığım her şey birden öylesine aptalca görünüyor ki gözüme.. hemen bana ait her şeyden kurtulmak istiyorum.. yapmıştım bu kurtuluşlardan defalarca.. bir yaz tüm yazdıklarımdan, bir kış saçımın 4'te 3'ünden.. ve her bahar da baharı unutturacak şeylerden.. yani hani vardır öyle şeyler.. pazartesi sabahı gibidir tatları.. güzel olduğunun ayrımına varan her şey gibi bahar da her yıl biraz daha kısa sürer.. yaseminler her yıl biraz daha az kokar ve aşka dair ne varsa her yıl biraz daha kabuğuna gömülür.. ben ne anlarım ki zaten aşktan? tek bildiğim sek içildiği..

neyse.. yine bir depresyon başlangıcı gibi tınlıyor yazdılarım.. ve hangi vedanın dönüşü var acaba? daha iyisini hakketmediğim için hep daha azından şikayetçi olan ben, lu-aklı bir karış havada-la, şimdi burada bir daha sızlanmama sözü vermek istiyorum.. iyi de bu sözü kime veriyorum? reyhan var galiba, okuyor olabilir.. kardeşlerine mandalina demeyi bile şiir gibi öğreten, pek tabi kendi de yürüyebilen bir şiir olan güzel arkadaşım.. bir gün kardeşlerin büyümemenin ne büyük lütuf olduğunu anlayacak.. umarım hala yaşıyor oluruz.. ve umarım cehennemde de çiçekler açıyordur..

Perşembe, Haziran 30, 2005

hele ilkbaharda asla..

bir kitap okuyorum. nalan diye bir karakter var.. adama "saril bana" diyor, ikisi de sarhosken, sonra adam sarilinca da "beni seviyorsun" diyor.. adam hayli dalgin biraz da saskin "anlamadim.." diyor.. bu sefer cilgin karakter nalan "biliyordum.. beni seviyorsun." diyor.. ilginc biri.. boyleleri lazım aslinda.. sonra yine ayni adama "beni hic birakma... beni sakin birakma hector... beni yazin birakma, sonbahar geldiğinde de... kisin da.. hele hele ilkbaharda asla..." diyor.. cevaben hector da "non problem, non problem" diyor saclarini oksayarak nalanin.. birini sevmek bu kadar az zaman icersinde oluveriyor iste.. nalan en deli haliyle bile bi adamin onu hic birakmayacaginin sözünü aliyor.. ayik ya da degil.. bir önemi yok zaten.. ayikken hayat zor zaten.. ama kastim alkol degil.. yani bazi insanlara baska seyler kafa yapar.. mesela bana cicek kokusu kafa yapıyor.. bilhassa yasemin.. dun de boyle, bu kokuyla kafam kiyakken, elimde bu kitap kocaman bir minderin ustunde, golgede uzanmısken telefonum caldı.. liseden arkadasim dez.. aslinda adi tuba, ama soyadinin bir kac manevrayla dez olusu onun da hosuna gittiginden sesini cikarmiyor.. neyse.. asil mevzu daha muhim ve kirilgan.. dez calistigi sirkette benim gibi birine ihtiyac duyuldugunu ve benim de bahsi gecen isi iyi yapabilecegimi dusundugunu vs anlatti.. epey sonra "nasilsin" dedi.. "iyiyim.. evlendim." dedim.. yalandan bir sok gecirdi.. "ne zaman? nasil?" dedi.. abartmak iyi olmazdi.. "yok canim, evlensem haber vermez miyim?" dedim yalandan.. o isi de yapamayacaktim ama yine de "bir dusuneyim ben" dedim.. bazi yalanlar yalan oldugu anlasılsa da soylenmeli.. nezaketen..

ve bu sabah.. sinava girecegim okula bakmaya gittim. baktim.. bu bakis bana simdiden sinavimin kotu gececegi hissini verdi.. darma duman bir sinif.. perdeler yerde.. siralar ayrik.. yildiz teknik universitesinde mimarlik fakultesinde.. bu bir isaret mi dedim icimden.. hep mimar olmak istemis birinin, memurluk sinavina mimarlik fakultesinde giriyor olmasi ne kadar trajik.. neyse.. trajik olmamaliyim.. ama elimde degil.. hep basimin ustunde o gri bulutla dolaniyorum.. mesela akmerkeze gittim, babamin gozlunu aldigimiz yere verip bir ton da laf etmem gerekiyordu.. sozde diyecektim ki "ayip degil mi ama, bunun cizilmeyecegini soylemistiniz.." gibi.. ama ne oldu, iceri girdim, gozluk yanimda degil.. kamera sakasi gibi.. geri ciktim... neyse.. daha kotu gunlerim olmadi degil..

yine bir dolu sacmalik oldu..

dipnot: kitabi merak edenler icin; alper caniguz, tatli ruyalar..

Perşembe, Haziran 23, 2005

gereksiz mi tum yalnizliklar

simdi yalnizliklar cesit cesit.. bir basinalik var mesela, bununla bas etmek pek guc degil.. yani kelime oyunu falan yapmiyorum yanlis anlasilmasin, sadece, bazen bir basina olmadiginiz halde yalnizlarsiniz ya.. hani edip cazsever sorar bir siirinde "sahi ben gene mi yalnizliyorum?" diye.. onun gibi iste.. ben galiba yine bir yalnizlik nobetine tutuldum.. boyle sagimi donuyorum bosluk, solumu donuyorum solum hic yok zaten.. "solunu bana yasla" deseydi biri, gunum kurtulurdu saniyorum.. isim gucum sanmak zaten.. neyse.. yersiz sizlanmak yok.. hatta sizlanmak hepten yasaklansin.. ben artik daha fazla sizlamak istemiyorum.. sizlamak beni oldugumdan da cekilmez kiliyor.. guzel seylerden bahsetsem keske ben.. mesela bir cicek yolumu kesse, sardunya olsa o.. en kirmizisindan.. uzun uzun baksam ben ona, konussa sanki, ben duysam.. bana oyle gelmese.. gercekten olsa bazen boyle seyler.. mesela bir yamyam asik olsa ama sevdigi kadini opmeye korksa, "ya optukten sonra yersem" diye icinden gecirse... ya da ben sacmalamasam uluorta..

sacmalik yakamdan dusmuyor.. ornegin, kediler markete gitse gercekten whiskas mi alir merak ediyorum.. ama oyle istahla yiyor ki beni bile imrendiriyor.. (gereksiz meraklar antolojisi, cilt 8, sayfa 47)

Salı, Haziran 21, 2005

maybe it's time to wave goodbye

ben biraz yokum.. ara ara varim.. yazliktayim, sehrin hem icinde hem ucundayim.. camdan bakinca deniz kokuyo mesela ama bisikletimle hic durmaz yolu dumduz takip edersem sehrin icinde oluyorum.. ya da hantal bir alman arabasinin genis arka koltugunda basimi cama dayamis, icimden sessizce sayarken agaclarin arasindan gunes bir gorunup bir kayboluyor.. hayat bir aciyor bir kapiyor.. sonra, yine de yalnizlik omur boyu.. bugunluk kapanis parcasi dusundugunuzun aksine m.f.o. den degil, tori amos'tan geliyor: tear in your hand..

Cumartesi, Haziran 11, 2005

day is done

bir gece ne kadar uzun suruyorsa sabah o kadar gec oluyor galba. bu sabah da boyle bir sey oldu... derinden nick drake'i duyar gibi oldum.. "day is done"ı hem de.. emin olamadim.. kimse uyanik deilken kim acacakti muzigi.. uyuyorum hala dedim içimden.. uykumda uyandim galba.. sonra saate baktim.. anladim ki uyanmisim.. kimse ruyasinda saate bakacak kadar zeki olamaz cunku.. ben bakar bakmaz calmaya basladı namussuz.. sekizdi.. annem arkadaslariyla yazliktaydi.. birinin babama kahvalti hazirlamasi ve onu yolcu etmesi gerekiyordu.. evet o karin agrisi saati kendi ellerimle kurdugum dank etti birden.. kalktim.. babama baktim misil misil uyuyordu.. saati kapatip geri yattim.. sonra babamin sesiyle uyandim: "tuba kahvalti hazirliyacak misin?" .. miril miril "elbette baba" dedim.. kalktim.. kettle a su koydum.. yuzumu yikadim.. mutfaga dondum, baktim cancan camdaydi.. yalnizdi.. uzuldum.. cancan bir kumru, sanirim bes alti yıldır da mutfak camimizda pinekler.. zariftir.. cok sevdigi bir de esi vardir.. neyse, dun aksam ustu ben kahve yaparken cancan'ın sevgilisi onu benim gozumun onunda genc bir kumralla aldatti.. evet evet.. hem de hic cekinmeden.. oyle bozuldum ki.. bir de ornek verirler kumrular gibi diye.. bir an feminist olmak gecti aklimdan ama olmadim, cunku bunun -feminizmin- daha cok kadinla yatmak isteyen bir adamin uydurmasi oldugunu bilecek yastaydim.. neyse.. hic bisey yapmadan durdum.. cancan'a baktim.. benden daha olgundu inanki.. aglamadi bile.. neyse iste bu sabah baktim, yalnizdi.. ama umutsuz degildi.. sasirdim.. ekmek koydum camin onune.. en sevdiginden.. yemedi.. uzun uzun bakti, basini hafif egip.. "uzulme" dedim, "anlayacak ne kadar budala oldugunu ama is isten gecmis olacak".. anlamis gibi yapti ama zerre kadar hak vermedi.. "iliski denen meretten bir halt anliyormussun gibi bana beylik laflar etme" der gibiydi daha cok.. sustum.. babam geldi.. tam anlatacaktim az evvel olanlari, cancan kotu kotu bakti: "agzinda bakla islanmaz mı senin hic?".. "peki" dedim.. "efendim?" dedi babam; "hiic" dedim, "sesli dusunuyorum galba"..

neyse.. anneyi oynamak ne zormus.. 2 gun daha nasil gececek bilmiyorum.. cok yoruluyorum.. bir de cok mudehaleci oluyorum galba farkinda olmadan.. "cok tuhaf bir anne olacaksin, sinyallerini verdin bunun" dedi ebru, hepten atsin salterlerim diye.. "iyi" dedim.. sessizlik oldu.. "sukut ikrardan mi?" dedi, "hayir isyandan" dedim.. daha buyuk bir sessizlik oldu.. biri bu suskunluklari yese hic fena olmaz diye gecirdim icimden..


sonra bir baktim, gun bitmis..
"When the day is done
Down to earth then sinks the sun
Along with everything that was lost and won
When the day is done."

Cuma, Haziran 10, 2005

annemin dublorlugu benim dilemmam

kendimi selcuk erdem'in penguenleri gibi saf salak hissettim birden.. nasil da bir halt anlamiyormusum online gunluk isinden.. ama hala umudum var.. evet kimsesizim ama umudum var.. uc ev gorsem meksika geliyor aklima, evet.. ve hicbir seye inanmiyorum asktan ve umuttan baska.. ve evet; turgut uyar yazmasaydi ben yazardim o siiri.. neyse..

dun kardesimi derse goturme gorevi bana dustu.. annem cok yogun bu ara.. babam da galiba.. neyse.. onu beklerken kitaba dalmisim.. dublorun dilemmasi .. ciktigini farketmemisim.. donus yolunda sevgili kardesim akmerkeze gitmek istedi, bense cok yorgundum, kitabin en canalıcı yeriydi, ocakta yemek falan olmaliydi.. bu cocuk niye hic laftan anlamiyordu.. taksici yardimci olmaya calistigini saniyordu sanirim; kardesime "anneni uzme ama.." dedi, babacan bir tavirla.. oysa beni onun uzdugunden daha cok uzdu bilmeden.. ama sinirlenmedim, kontrol ettim kendimi.. raftaki plaklarimi olduklari sirayla sayabiliyor muyum diye kendimi test ettim.. tamam abarttim.. bu kadar buyuk bir suskunluk olmadi.. ama anlamadigim bu sofor bey nasil oldu da beni onun annesi sanabildi.. "13 yasinda dogurmus olmam mumkun mu bu zuppeyi?" diyemedim.. eve gelmistik..

belki rastlar bir sekilde bu sayfaya diye soruyorum: "bayim mumkun mu?"

62den tavsan yapmak

bugun bir agacin altinda, uykuyla uyaniklik arasinda butun bulutlarin birbirine, birbirlerinin de tavsana benzedigini hayalkirikligiyle farkettim.. ya ben fazla buyumusum ya da buyumesem bile hayallerim budanmis..

Çarşamba, Haziran 08, 2005

kill him

hani bir ufaklik vardi "dark city" filminde.. "kill him" diyordu.. hic nedensiz, durup dururken o geldi aklima.. kill him..

neyse.. sacmalarim ben genelde.. tutarsiz oldugumu soyleyenler cikacaktir, sorun degil.. bunu benim de bildigim unutulmasin..