kendimi bu hayattan kurtaracağım.
Çarşamba, Ocak 30, 2008
Pazartesi, Ocak 28, 2008
naneli patty
yer karolarını sevdiğimiz küçük makarnacıda oturuyorduk gülin'le. yan masaya gri, gür saçlı bir kadın ve kıvırcık saçlı oğlu oturdu. kadın benim tabağımı işaret ederek, garsona, aynısını istediğini söyledi ingilizce. ufak garson önce bana sonra kadına sonra da kadının işaret ettiği tabağa baktıktan sonra, beklenmedik bir şaşkınlıkla kaşlarını çattı. ortalıkta benle ilgili bir şeyler oluyordu ve kayıtsız kalmam olanıksızdı. hemen süper kahraman kostümümü giyinip olay yerinde belirdim. önce, ingilizce olarak elbette, kadının ne yemek istediğini sorup bunu ufaklığa tercüme ettim. sonra da tüm "misafirperver türk" kimliğimle gri saçlı yabancıya gülümsedim. kaz değildi, gülümseyerek karşılık verdi. ve hesaplayamadığım bir süreç sonrası kendimi kadına civardaki bir yayınevinde editör olduğumu söylerken buldum. "ben de sanatçıyım" dedi o da. boston'da yaşadığını ve kıvırcık saçlı çocuğun oğlu olduğunu, kitaplar için resimler yaptığını ve daha bir dolu şey söyledikten sonra, nihayet, tabağı geldi. patates salatası da vardı tabakta. vaktinde kalkmayı beceremediğimiz için patates salatasını anlatmaz zorundaydık gri saçlı yabancıya. ama işte ne olduysa ingilizcemiz suyunu çekmişti. her şeyi, patatese ve salataya dair her şeyi anlatabilen ben ve gülin, bir türlü nanenin ingilizcesini hatırlayamıyorduk. ve gri kadın ısrarla onu merak ediyordu. mm, nane, diyorduk, ingilizcesini bilmediği için türkçesini yükses sesle söyleyen işportacılar gibi, nane, evet, nane.. ve işte yine süper kahraman kimliğim kendini gösterdi ve bir anda "peppermint" dedi. gri kadın biraz tuhaf baktıktan sonra sakinleşti ve gülümsedi. biz de üzerimize düşen tüm görevleri başarıyla halletmiş bilinçli bireyler olarak hesabı ödeyerek kalktık. çıkarken iyi tatiller demeyi ihmal etmeyerek tabii. yolda gülin gülümsedi, nereden aklına geldi, dedi. inanmayacaksın ama naneli patty'den, hani şu charlie brown karakteri var ya, işte ondan, dedim..
Perşembe, Ocak 24, 2008
Cuma, Ocak 18, 2008
bi başkası olan hiç yok
"lula, seni çok seviyom... kumandayı eline al. başkasına verme. legolarımla çocuklar oynar ama ben seni çok özledim... bi de telefonun, lambanın ışıgını yak. bi de koltuğunu ders olur. bi de bi başkası olan hiç yok. bi de bi metre ölçelim. bi de bi uzaya gidelim roketle. bi de dünyanın hiç gezegeni var.
fotoraflarını göster. tamam."
Çarşamba, Ocak 16, 2008
telve
"her şeyini ortaya serme" dedi gülin. elbette başka şeyler de söyledi ama niyeyse aklımda bir bu kaldı. bir de kahvenin telvesini yanlışlıkla içtiğim. hayatta da böyle, sanırım. yanlışlıkla içilmiş telveler var. yani kimisi sever. yengem mesela, kahvenin telvesini neredeyse kaşık kaşık, parmak parmak yer.. ben onlardan değilim. orası telvesi. hayatta da böyle derken kastettiğim, yani bazı insanların talip oldukları şeyi, yanlışlıkla da olsa yapmak canımı acıtır. acırsa ne mi olur? acırsa acır işte.. ve her şeyimi ortaya sermeye başlarım. dağıldığımda kendimi toplayamam, bir başkasına "beni topla" diyemem. benim dağılmış olduğumu gören başkaları da toplamaya yeltenmez. sadece, mesafeli bir sesle "her şeyini ortaya serme" der. serecek bir şey yok, gülin. ortaya serecek kadar ben kalmadı sanırım bende. rüyalarımı gerçek sanacak kadar dağıldım belki de. hep kör kediler görüyorum ve hep halamı bekliyorum. vefat ettiğini bile bile bekliyorum onu. bana çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi. ya da ben ona "geçti artık, şimdi iyisin" diyecekmişim gibi. kör kör dolaşan kedilerden korktuğum halde onları sevmeye çalışmam gibi. insan ilişkileri çok zor, dedim ona, ya da ben çok donanımsızım. gülümsedi, diğer insanlar, bu konuda senden daha mı iyiler sence, dedi. bilmiyorum, hiçbir fikrim yok. değillerse şayet onlar da ortaya serebilirler mi bir şeyler? böyle çok yalnız hissediyorum kendimi..
Pazartesi, Ocak 14, 2008
neml
"güzel lula,
senin için kur'anı açtım ve neml suresi çıktı. neml karınca demekmiş. süleyman aleyhisselam'ın ordusuna yol veren karıncalardan söz ediyor. içimden o karıncalar lula'ya da yol göstersin dedim ve okudum. allahım dünyada çok az iyi insan var ve lula onlardan biri, o seni çok seviyor sen de onu sev, kalbine ferahlık ver, dedim. allah çok büyük lula ve sen çok güzelsin. her şey yoluna girecek, aksi mümkün değil.
"o halde sen allah'a güvenip dayan. çünkü sen, apaçık hakikat üzeresin" (neml, 79)
ağlamak yok, söz verdin.."
senin için kur'anı açtım ve neml suresi çıktı. neml karınca demekmiş. süleyman aleyhisselam'ın ordusuna yol veren karıncalardan söz ediyor. içimden o karıncalar lula'ya da yol göstersin dedim ve okudum. allahım dünyada çok az iyi insan var ve lula onlardan biri, o seni çok seviyor sen de onu sev, kalbine ferahlık ver, dedim. allah çok büyük lula ve sen çok güzelsin. her şey yoluna girecek, aksi mümkün değil.
"o halde sen allah'a güvenip dayan. çünkü sen, apaçık hakikat üzeresin" (neml, 79)
ağlamak yok, söz verdin.."
14.05.2007
Cuma, Ocak 11, 2008
küçük burjuva
"..
- şimdi senin kız arkadaşın falan da vardır üniversitede..
- yoo, yoktur. küçük burjuva alışkanlıkları bunlar. hem ben devrimci oldum.
- iyi yapmışsın valla!"
- şimdi senin kız arkadaşın falan da vardır üniversitede..
- yoo, yoktur. küçük burjuva alışkanlıkları bunlar. hem ben devrimci oldum.
- iyi yapmışsın valla!"
Çarşamba, Ocak 09, 2008
flashback
ona, üniversiteye giderken, beyazıt kütüphanesinde görme engelliler için kitaplar okuduğumu söyledim. yüzüne o çok yakışan gülümsemesiyle baktı bana. sonra kulağına eğilip "bütün bunları, beni daha çok sev diye yaptım" dedim.. gülümsemesi daha da güzelleşti ve "en enn çok seviyorum seni" dedi.
yanımda yokken bile yanımda olması ne güzel.. beyazıt'a çok yakınım da ben şimdi, aklıma geldi aniden..
Pazartesi, Ocak 07, 2008
Salı, Ekim 09, 2007
Cuma, Ekim 05, 2007
b planı
tuttum onu. çelimsiz bileklerinden tutup ittim. git buradan. zayıf, güçsüz kollarını tutup hırpaladım onu. gözlerine bakmamaya çalışarak. bakmamalıyım. olur da ağlarsa ya da umulmadık mahzun bir ifade yerleşirse gözlerine her şey unufak olur. bir kurabiye gibi. bir kavgada, ki neredeyse hiç dahil olmam, en korktuğum şey karşımdakinin ağlamasıdır. özür dilerse barışırız, kararlılıkla karşılık verirse kavgaya devam ederiz. ama ya ağlarsa? işte o zaman uygulayabileceğim bir b planı olmaz. "allahım ben ne yaptım?" derim. kendi çelimsiz kollarımı ellerine verir, "al beni, ne yaparsan yap" derim. ne yaparsa yapsın sakinleşmeyen insanlardan nefret ederim. öfkem genellikle 3 dakika sürer. sonra salonun ışıkları yanar, herkes yanındaki yabancıya "ağlamış mı" diye bakar. ağlamışsa bir "oh" çeker. yalnızlıktan en çok korkan hayvan insandır.
Cumartesi, Ağustos 04, 2007
dore
tut ki önemli bir parti. 10 yıldır tanıdığın biri. tanımaktan da öte, seviyorsun da o kızı belki. işte o evleniyor. parti üstüne parti veriyor. nişandı, kınaydı, düğündü... senin hepsinde olman gerekiyor. gereklilik ne berbat bir kelime diyorsun ama yine de o dore ayakkabılarını dore çantanla eşleştirip kısacık elbiseni giyiniyorsun. kapıdaki görevli arabayı alıyor. mecburen takındığı bir tebessümle hoşgeldiniz, diyor. mecburen takındığın tebessümle karşılık veriyorsun. minicik elbisenden utandığın için trençkotunu sıkı sıkı tutuyorsun. rüzgarlar en çok etek açmayı sever, diyor içindeki polis. o polisin varlığını düşünüyorsun. olmasaydı nerede olacağını.. ama hemen dağılıyor sonra düşünceler. kapı üstüne kapı.. en sonunda o. sarılamıyorsun bile makyajı bozulacak diye. masaya oturup bitmesini bekliyorsun. aradan onsekizbin fotoğraf, yirmisekizbin merhaba, nasılsın, nasıl gidiyor, napıyorsun geçiyor. havada hep o sıkıntı. ya da sadece senin kafanda. ben bir lavaboya gitsem diye masadan kalkıyorsun. herkes lavaboya gider. herkes çantasıyla gider lavaboya böyle yerlerde. yolun yarısında durup çantanı almak için geri dönüyorsun. herkeste aynı tebessüm. kapıdaki görevlide, masadakilerde, ayaktakilerde, garsonlarda, tabaklarda, bardaklarda, çatallarda, peçetelerde. bir peçete olamaman ne acı istediğinde. lavabolarda hep makyaj tazeleyen kadınlar olur. yeterince lüks tuvaletlerse şayet aynaların önünde oturmak için sandalye olur. yeterince lüks tuvaletlerde herkes yeterince sahte olur. herkesin yüzünde sakladığı her halinden belli onsekizbin duygu olur. herkes herkese sinir olur, herkes herkesin makyajından iğrenir. herkes herkesin yok olmasını diler. herkes olamadığım bir tuvalette hiçkimseyimdir. çantamın içindeki tek makyaj malzememi çıkarmam gerekebilir. o kırmızı ruja uzunca bakıp ne yapacağımı bilemeyebilirim. bazen anlatıcı olarak bütün benleri sen yaptığımın ayrımına varırım. ve bazen, işte bilemediğim bir şeyler beynime doğru yürür. içimde bir şeylerin yürüdüğünü hissederim. kafamdan kılıçlar çıkacakmış gibi. kanlar içinde kalacakmışım gibi. ölürsem makyajsız gidecekmişim gibi. çirkin kadınların güzel makyaj malzemeleri olur. çirkin bile olamam ben bazen. kafamdaki kılıçlarla bir ucubeye benzediğimi görmemek için aynaya bakmam. başımı yasladığım yerden hiç kaldırmam. bir şeylerden kaçayım derken hep kendime varırım. kafamdaki kılıçlara. tuvalette dua edilmez diyen annanemi anımsarım sonra. melekler tuvalete girmez, kapıda bekler. tuvalette korunmasız kalır insan kızım.
hayatla başedemiyorum annane. kafamdaki kılıçlarla başedemiyorum.
Perşembe, Haziran 28, 2007
usul usul
Çarşamba, Haziran 06, 2007
smells like teen spirit
geçen gün yazlıkta eski günlüğümü buldum. yenisi olmadığına göre, tek günlüğüm.. biraz utanarak kendimden, biraz da kendime acıyarak, okudum hepsini. o monet tablosuyla kaplı koca defter, (buradan elbette barca'ya en derin selamlarımla) "i hate myself and i want to die" şeklinde özetlenebilir.. şimdi buraya almak tuhaf olacak ama özeti birazcık açmak adına bir örnek..
on yıl önce 7 mayıs.
"kendimle konuşurken yakalıyorum kendimi. 'zavallı' diyorum; üzüldüğüm, acıdığım başkasının hayatıymış gibi. 'zavallı------'. titriyorum. anormal hayatıma normal duruşlar yamalıyorum. provasını yapıyorum 'günaydın'ların, 'iyi akşamlar'ın... komadayım oysa, sürekli.
(...)
birilerine anlatmaya çalışırken kendimi, daha çok nefret ediyorum kendimden... sürekli bir dargınlık içindeyim. kendime darılıyor, yine kendimin affını istiyorum. (başım dönüyor; gözümün önüne deniz geliyor.) olamıyorum! var olamıyorum bir türlü. "neden eskisi gibi değilim?" sorusunu sormamak için kendime çok direniyorum. çünkü her soru cevabından çok daha kötü başka soruları beraberinde getiriyor..
(...)
mutluluktan gece uyurken bile gülen leyla'yı kıskanıyorum. onun gibi olamadığım için yine kendimi suçluyorum..
(...)
dergiden çeşitli kursların telefonlarını, tarihlerini alıp yazıyorum. bir türlü olamıyorum, var olamıyorum! acımıyorum kendime, nefret ediyorum ondan, ben olmadığı için.
'oysa insan istediği kadardı.' "
ah zavallı ben.. biri hemen bana sarılabilir mi?
Pazartesi, Haziran 04, 2007
Cuma, Mayıs 18, 2007
"sana zahmet olmasın"
markette ilerliyoruz, ben, ablam ve ablamın eşi. domates, biber, limon, patlıcan, pringles, kola, bir tane daha kola, ananas suyu, çay, kahve, dondurma, jambon, bonibon, gofret, et... sonra kasada benim içime tuhaf bir huzur doluyor akşam güneşiyle beraber. hayatı basite indirgeme isteği sarıyor sağımı solumu. limon ve domates, biraz da marketle ev arası yürüyüş, biraz da yeğeni parka götürmeler, parkta onu sallamalar... sahil yürüyüşleri de var tabii. sahilde uzun ve rüzgarlı yürüyüşler. şahsen benim parkurum küçük bebek yokuşuyla beşiktaş arasında. yokuşun dik oluşu beni biraz koşar adım ilerletse de tempoyu sahil boyunca sabit tutuyorum. doktor bana bir şey içip içmeyeceğimi soruyor. su, diyorum, biraz soğuk su alabilirim. peki ya türk kahvesi, diyor. severim aslında ama şu an içmek istemiyorum, diyorum. yürüyüş boyunca kendimi hep bir banka oturup boğaza bakmaktan alıkoyuyorum. nedeni meçhul. bir yere yetişecekmişim gibi, seri ve kararlı adımlar atıyorum. doktora, bir bilici istiyorum hayatıma, diyorum. beni anlamadığını biliyorum. anlarmış gibi yapmadığı için seviniyorum. sular gelmeden ağlama, diyor gülümseyerek. yoo, artık ağlamıyorum. balık tutan adamlardan biri diğerine küfür ediyor, ben duymamazlıktan geliyorum. küfre duyarlı yanım utanıyor, diğer yanım zaten yanımda değil. sonra iskelede, vapurun kalkmasından çok az önce, bir kadın başka bir kadına "ne yapsaydım, beni kandırmasına göz mü yumsaydım yani?" diyor. hiçbir kavganın içinde aktif biçimde yer almadığım geliyor aklıma. her hangi bir kavgada ben sadece izleyen olurum. kavga etmeyi ben de bilmezdim eskiden, diyor nar. sonradan öğrenilebildiğine seviniyorum. hayat, diyor, ne tuhaf.. vapurlar filan, diyorum ben, bir soruya herkesten önce parmak kaldırmış çocuk heyecanıyla.. ama tuhaf.. ve belki daha sonra tuğçe, erken sayılmayacak bir saatte uyanıyor.. uyansın, ne var? bana zahmet olmaz, merak etme..
Çarşamba, Mayıs 02, 2007
asuman
adı asumandı. şimdi hatırladım. çokça iri ve mavi gözlü ingilizce hocamın adı asumandı.
ohh, rahatladım.
Salı, Mayıs 01, 2007
Çarşamba, Nisan 25, 2007
please mobilize me
"i guees i hoped to see you soon.."
şimdi ben olduğum yerde sabitim. etrafımdaki her şey mobil. duruyorum. bekliyorum. izliyorum. insanlar geliyor. insanlar gidiyor. arada bana bakıyorlar. su getiriyorlar. nasılsın diyorlar. hep geliyorlar ve gidiyorlar. sıklıkla konuşuyorlar. çoğunlukla anlamıyorum. anladığımdaysa bunun bir rüya olduğunu farkediyorum. geliyorlar, konuşuyorlar ve gidiyorlar. ilgileniyorlar benimle. ben öyle düşünüyorum hiç değilse. tırnakların hiç uzamıyor mu senin? tırnaklarım hiç uzamıyor benim. bana nedense pek bir şey olmuyor. sabitim ve bekliyorum. insanlar geliyor ve konuşuyor ve gidiyor. bir türbe ziyareti gibi bazen. okuyup üflemeler... bazen bir manzaraya karşı gibi. çay içiyorlar, düşünüyorlar. iyi olmamı diliyor gibiler. ama tırnaklarım neden hiç uzamıyor benim? yeterince beklediğimde her şey başa sarıyor. insanlar hiç gelmemiş gibi geliyorlar yine, yine hiç konuşmamış gibi konuşuyor, hiç bakmamış gibi bakıp, beni hiç görmemiş gibi görüyorlar. bakmakla görmek çoğu zaman farklı şeylerdir çünkü. annem yanımdan ayrılınca hafif bir serinlik oluyor. yoo, kötü değil. iyi gibi aksine. ferahlıyorum gibi. kendimi anlatmak çok zor, bunu kimse bilmiyor. geliyor ve gidiyorlar. sabit olduğumu farketmiyor olabilirler mi acaba? sabitim ve bekliyorum. babam, kendi kısa, yankısı uzun süren konuşmalar yapıyor benimle. karar senin diyor hep, karar senin.
karar benim.
onu tekrar görmeyi umuyorum şimdilik.
Cumartesi, Nisan 07, 2007
I have nothing to do with explosions
Tulips
Sylvia Plath
The tulips are too excitable, it is winter here.
Look how white everything is, how quiet, how snowed-in
I am learning peacefulness, lying by myself quietly
As the light lies on these white walls, this bed, these hands.
I am nobody; I have nothing to do with explosions.
I have given my name and my day-clothes up to the nurses
And my history to the anaesthetist and my body to surgeons.
They have propped my head between the pillow and the sheet-cuff
Like an eye between two white lids that will not shut.
Stupid pupil, it has to take everything in.
The nurses pass and pass, they are no trouble,
They pass the way gulls pass inland in their white caps,
Doing things with their hands, one just the same as another,
So it is impossible to tell how many there are.
My body is a pebble to them, they tend it as water
Tends to the pebbles it must run over, smoothing them gently.
They bring me numbness in their bright needles, they bring me sleep.
Now I have lost myself I am sick of baggage -
My patent leather overnight case like a black pillbox,
My husband and child smiling out of the family photo;
Their smiles catch onto my skin, little smiling hooks.
I have let things slip, a thirty-year-old cargo boat
Stubbornly hanging on to my name and address.
They have swabbed me clear of my loving associations.
Scared and bare on the green plastic-pillowed trolley
I watched my teaset, my bureaus of linen, my books
Sink out of sight, and the water went over my head.
I am a nun now, I have never been so pure.
I didn't want any flowers, I only wanted
To lie with my hands turned up and be utterly empty.
How free it is, you have no idea how free -
The peacefulness is so big it dazes you,
And it asks nothing, a name tag, a few trinkets.
It is what the dead close on, finally; I imagine them
Shutting their mouths on it, like a Communion tablet.
The tulips are too red in the first place, they hurt me.
Even through the gift paper I could hear them breathe
Lightly, through their white swaddlings, like an awful baby.
Their redness talks to my wound, it corresponds.
They are subtle: they seem to float, though they weigh me down,
Upsetting me with their sudden tongues and their colour,
A dozen red lead sinkers round my neck.
Nobody watched me before, now I am watched.
The tulips turn to me, and the window behind me
Where once a day the light slowly widens and slowly thins,
And I see myself, flat, ridiculous, a cut-paper shadow
Between the eye of the sun and the eyes of the tulips,
And I have no face, I have wanted to efface myself.
The vivid tulips eat my oxygen.
Before they came the air was calm enough,
Look how white everything is, how quiet, how snowed-in
I am learning peacefulness, lying by myself quietly
As the light lies on these white walls, this bed, these hands.
I am nobody; I have nothing to do with explosions.
I have given my name and my day-clothes up to the nurses
And my history to the anaesthetist and my body to surgeons.
They have propped my head between the pillow and the sheet-cuff
Like an eye between two white lids that will not shut.
Stupid pupil, it has to take everything in.
The nurses pass and pass, they are no trouble,
They pass the way gulls pass inland in their white caps,
Doing things with their hands, one just the same as another,
So it is impossible to tell how many there are.
My body is a pebble to them, they tend it as water
Tends to the pebbles it must run over, smoothing them gently.
They bring me numbness in their bright needles, they bring me sleep.
Now I have lost myself I am sick of baggage -
My patent leather overnight case like a black pillbox,
My husband and child smiling out of the family photo;
Their smiles catch onto my skin, little smiling hooks.
I have let things slip, a thirty-year-old cargo boat
Stubbornly hanging on to my name and address.
They have swabbed me clear of my loving associations.
Scared and bare on the green plastic-pillowed trolley
I watched my teaset, my bureaus of linen, my books
Sink out of sight, and the water went over my head.
I am a nun now, I have never been so pure.
I didn't want any flowers, I only wanted
To lie with my hands turned up and be utterly empty.
How free it is, you have no idea how free -
The peacefulness is so big it dazes you,
And it asks nothing, a name tag, a few trinkets.
It is what the dead close on, finally; I imagine them
Shutting their mouths on it, like a Communion tablet.
The tulips are too red in the first place, they hurt me.
Even through the gift paper I could hear them breathe
Lightly, through their white swaddlings, like an awful baby.
Their redness talks to my wound, it corresponds.
They are subtle: they seem to float, though they weigh me down,
Upsetting me with their sudden tongues and their colour,
A dozen red lead sinkers round my neck.
Nobody watched me before, now I am watched.
The tulips turn to me, and the window behind me
Where once a day the light slowly widens and slowly thins,
And I see myself, flat, ridiculous, a cut-paper shadow
Between the eye of the sun and the eyes of the tulips,
And I have no face, I have wanted to efface myself.
The vivid tulips eat my oxygen.
Before they came the air was calm enough,
Coming and going, breath by breath, without any fuss.
Then the tulips filled it up like a loud noise.
Now the air snags and eddies round them the way a river
Snags and eddies round a sunken rust-red engine.
They concentrate my attention, that was happy
Playing and resting without committing itself.
The walls, also, seem to be warming themselves.
The tulips should be behind bars like dangerous animals;
They are opening like the mouth of some great African cat,
And I am aware of my heart: it opens and closes
Its bowl of red blooms out of sheer love of me.
The water I taste is warm and salt, like the sea,
And comes from a country far away as health.
Then the tulips filled it up like a loud noise.
Now the air snags and eddies round them the way a river
Snags and eddies round a sunken rust-red engine.
They concentrate my attention, that was happy
Playing and resting without committing itself.
The walls, also, seem to be warming themselves.
The tulips should be behind bars like dangerous animals;
They are opening like the mouth of some great African cat,
And I am aware of my heart: it opens and closes
Its bowl of red blooms out of sheer love of me.
The water I taste is warm and salt, like the sea,
And comes from a country far away as health.
Perşembe, Nisan 05, 2007
yorgun hatıra
simdi, tut ki, o uyuyor. saatler dördü yirmi geçiyor. mesela o şimdi, saatten habersiz rüyalar görüyor. beni görüyor misal. bana bir araba çarpacak gibi oluyor. böylesi bir durumda onun yüreği cız ediyor. bana bir hayli kızıyor. uyanınca kızacak bir şey olmadığını fark edip, bir daha sekmesen trafikte, diyor.. sonra belki, yüzünde bulut gibi bir gülümsemeyle, “bambi, my darling, what’s up?” diye mesaj atıyor. elbette gülmeler bulaşıcıdır. bana hemen bulaşıyor. elbette, ne güzel bir kelime diyor. herkes bir zaman, farkında olmadan, bir başkasını anımsatıyor. bir sabah, çantanı hazırlarken misal, andrew bird çalıyor. peşi sıra zihninde geçmiş bir doğum günü canlanıyor. işte, tut ki o doğum gününü tekrar yaşıyorsun. hızlı çekim. uyanmalar, kahve, çay ve pasta ve insanlar ve yalnızlık ve bir film ve tekrar yalnızlık, tekrar insanlar, telefon konuşmaları, tekrar bir dolu ıvır zıvır. çok şükür, hızlı çekim. ama sonra yatağa uzandığını hatırlıyorsun. dünün bugünden ne kadar farklı olduğu dank! ediyor. elbette farklı olacak budala, diyen biri çıkıyor karşına. ne demek istediğini anlatmak zorunda olmak ne sıkıcı. sıkıldığını biliyorum. saatler geçiyor. saatler zamanı var ediyor. ya da tam tersi. ama geçiyor. hem saatler hem zaman, hem dünler, hem bugünler, hem izlenmiş bütün filmler, görülmüş bütün şehirler, bütün insanlar, bütün tanışmalar, bütün hatırlamalar, bütün ne demek istedinler, alolar, efendimler, seni ne çok özledimler, kart postallar, nasılsınlar, idare ederimler, bir bardağı yıkayıp çevirmeler, suyun sızmasını beklemeler, bir hatırayı hatırlamalar, hatırayı hatırlaya hatırlaya yormalar… bütün bunlar geçiyor.
bir şeyin geçmesi bir daha geri gelmeyeceği anlamına gelmez. bütün dünler gerisin geri yarın oluyor.
Perşembe, Mart 29, 2007
onun elleri
elleri var onun, baktıkça başkalaşan. bir gölge oyunu gibi. geniş beyaz bir ev oluyor bazen, dans eden bir çocuk, bulutsuz bir gök, uzanmış yatan bir kedi.. güneş vuruyor bazı sabahlar eline. zaman duruyor gibi oluyor. sonra, gün içersinde elleri geliyor aklıma. ellerime bakıyorum. güneş vursun istiyorum ellerime. vursun; daha vursun, onu andırıncaya kadar.Pazartesi, Mart 26, 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




