Salı, Mayıs 05, 2009

Pazar, Mayıs 03, 2009

yengeçli mektup

Lula,
siz gerçekten büyük bir turistsiniz. Ya da ben mi yanlış anlıyorum. Eskiden mektuplaşmalar vardı, hatırlar mısınız? İngilizceyi geliştirmek için yabancı mektup arkadaşları bulunan bir ağ vardı hani. Bir kız vardı, kendini tanıtan bir mektup yazmış. Karşısındaki kız da kendisini tanıtan bir mektup yazmış. Okuyunca bizim okuldaki kız hemen "geçmiş olsun, çok üzüldüm" diyerek kıza güç vermeye çalışmış. Mektupta "I'm cancer" yazıyormuş. Sonra anlamış. Anladık.
Günlüğünüzün her sayfasına baktım, bazı sayfaları okuyabildim, bazı resimlere, pardon fotoğraflara baktım. Ne desem boş olacak biliyorum. Zaten bekle, dur her şey burada başlıyor. Öncelikle, şairliğiniz nereden gelmekte ve nereye gitmektedir. Ve biliyor musunuz, sayfalar arasına bir kedi sıkışmış, o bir görsel şiir. Sonra tarattığınız bir günlük sayfası da. Güntan'dan Perec'e, Atay'dan Işın'a, siz bunları ne zaman nerede ve nasıl okudunuz kuzum? Rica ediyorum, ben bir turist sayılmayacağım için beni bilgilendiriniz, rehber olunuz ki turist olayım, daha çok küçüğüm.
Biliyor musun, ben de yengeç burcuyum.
P.

Perşembe, Nisan 30, 2009

c'fucking'v

galeriye girdim. büyük beyaz masada oturan kadına “sergi açmak istiyordum” deyip resimlerimin görsellerini uzattım. kadın uzun uzun baktıktan sonra cv’mi istedi. “cv mi?” dedim, “evet, cv.” dedi. oturduğum yerde arkamı dönüp ajandamın sayfasına elimi çizdim. kağıdı koparıp uzattım: “buyrun..”

Çarşamba, Nisan 29, 2009

more yellow birds

babamın konuşmaları hep sparklehorse şarkılarını andırıyor. sözlerin önemi yok, hep kederli. ben artık ağlamıyorum ama. dişlerimi sıkıyorum. masa örtüsündeki çiçekleri işaret parmağımla tekrarlıyorum. arada, gözlerine bakıyorum babamın, oradalar mı diye. oradalar. tekrar örtüye dönüyorum. tekrar tekrar çiziyorum o kıçıkırık çiçekleri. ekmek ufaklarını topluyorum parmaklarımla. kar topu gibi büyüyorlar. ufak bir tepecik taç yapraklarına kuruluyor mavi çiçeğin. taç yapraklar çiçeğin güzel görünmesini sağlar ve böylelikle arıları çeker. masa örtüsündeki çiçeklerin ne kadar çirkin olduğunu buradan anlamalıydım: hiç arı çekmediklerinden. sonra; ben de çirkin olmalıyım, diye düşündüm. arıların ilgisini hiç çekmediğim için. babam ellerini yer yer göğsüne koyuyor, kahroluyorum, diyordu. parmaklarımı yer yer birbirinden ayırıp kemiklerimi görmeyi umuyordum. röntgenimdeki gibi. taç yapraklarım olsaydı şayet, arılar arada konsaydı omuzlarıma.. Susmak ikrardan değil, isyandan diyen kimdi?

Pazar, Nisan 05, 2009

Cuma, Nisan 03, 2009

i happen to like new york

gömlek değiştiren hayvanlar vardı. ben görmüştüm kitapta. ilkokul kitabıydı sanırım. mesele o değil zaten. mesele benim de gömlek değiştirmek istemem. her bahar değilse bile bu bahar hiç değilse. saçımı kazıyorum diyelim, kendimi yenilediğimi sanıyorum ama o gömlek öylece üstümde. "paketiniz new york'a ulaşmış lula hanım" diyor telefondaki iyi-günler-ben-güher-nasıl-yardımcı-olabilirim?. bana yardımcı oluyor mu bilmiyorum. paketim new york'a ulaşmış diye seviniyorum. bir yabancı paketimi teslim aldı diye, kargoya verdiğim her kuruşu helal ediyorum. sonra aslında hazırlanıp çıkmam gerekirken bunları yazdığım için üzülüyorum. ayaklarım üşüyor. bahar gelince bizim karga daha bir mutlu görünüyor gözüme.

Perşembe, Mart 26, 2009

Salı, Mart 24, 2009

artiz

dilara sinema televizyon'u yeni kazanmıştı sanırım. bir vakit, "dilara filminde oynarım ve hatta gerekirse sanat için soyunurum" demiştim. geçenlerde dilara aradı; sözün hala geçerli mi, diye. elbette, dedim, soyunma kısmı hariç. sonra kısa filminden biraz bahsetti. bir kız, yeni taşınıyor bir apartmana ve bodrum kattaki çocukla arkadaş oluyor. ama işte çocuğun engelli olduğunu sonunda öğreniyoruz filmin. üzülüyoruz filan. tabii, esas kızımızın dünyanın en güzel ve akıllı kadını olması ön koşuluyla role adapte olmuştum. sonra yakın zamanda dilara mesaj attı; "lula, senaryoyu kimse beğenmedi, ben de değiştirdim, şizofren bir kadını oynar mısın?"
şimdi, rolüme hazırlanmak için 6 ay tımarhanede kalmam gerekiyor.

Cuma, Mart 20, 2009

diyalog

leyla: 'rapist'le 'terapist' kelimesinin benzerliği dikkatini çekmiş miydi daha önce?
lula: biri bedenine tecavüz ediyor, diğeri ruhuna..

Pazartesi, Mart 09, 2009

soru işareti

yavaş yavaş acele edelim, diyen kimdi?

Perşembe, Şubat 26, 2009

Pazar, Haziran 15, 2008

ne yapmalı beni?

yazacak şeyin bulunmadığı zamanlar oluyor. yine de bilgiyarın açılıp da tuşlarında parmakların gezindiği.. yazamayışın nedenleri çeşitli ama. mesela can sıkıntısı, mide bulantısı, kötü bir rüyanın mirası kafa karışıklığı.. hepsi gelgitli. havada uçuşuyor herşey önce. sonra kafamda. en son da midede. hay allah. çok aptal oldum ben. geçecek mi acaba? (hiçbir anlamı olmayan şeyleri yanyana dizersem ne olur acaba? kolyede güzel duruyor misal.) saçımı kestirdim. epey kısa. elifin tişörtü için kolları sıvadım. dün metrocity'nin önünden karşıya geçerken o koca caddenin ortasında yere kapandım. sağ ayağım ve sol avuç içimi yerden kaldıramadım. kan. kanın acıdan başka tanımının olmaması tuhaf geldi. bir kız yardım etti. hayır, leyla yanımda yoktu o sırada. simit sarayı vardı bir tane, lavabonuzu kullanabilir miyim, dedim. elbette, dedi adam. doğru, sadece lavaboyu kullandım. çünkü ben tuvalete lavabo diyen kızlardan hiç olmadım. önce elimi yıkadım. avucumdaki suyu enseme götürdüm. ferahladım. sonra kağıt mendille ayağımı temizledim. nasıl düştüğümü hala daha anlayamadım. annemi aradım. neredesin, dedim. trafikte sıkıştım kaldım, dedi. ben düştüm, dedim. panik halde, nasıl, nerde, şimdi nasılsın, gibi birbirine benzeyen ama asla aynı olmayan soruları bir çırpıda sordu. karşıdan karşıya geçerken, dedim. neee, dedi, caddede mi düştün? evet, dedim. birden yerde buldum kendimi. allah allah, dedi. iyi misin şimdi, de dedi. iyiyim, ben sadece çok üzgündüm, o yüzden aradım, dedim, iyiyim yoksa. tamam o zaman, dedi. tamam o zaman diye yineledim. yürümeye devam ettim. insanlar gözüme gözüme baktı. düşene bakılır mı hiç? ama akşam düşündüm ki, düştüğüm için değil, eyeliner için. çok yakışıyor bana dedim, bahriyeliye. güldü, biliyorum, dedi. ama düz yolda yürüyemiyorsam ne yapmalı beni? hmm, ne yapmalı..

Çarşamba, Haziran 04, 2008

pohpoh

"First of all, can I tell you that you look LOVELY! I mean it, absolutely beautiful. I am so proud of your success as a writer, journalist and women. I admire your courage and creativity and I'm glad you are pushing yourself forward. I wish I could have had the chance to get there myself, but you have a HUGE fan/friend in the states routing you on.
Keep it up.
Heather"

Pazar, Haziran 01, 2008

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

lula est homo pro se

"kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının içini çekti."

Pazar, Nisan 27, 2008

davet

sizinle bir oyun oynayalım mı?

Çarşamba, Nisan 16, 2008

25.nisan.2008

allah kulunun ayaklarını alırsa kanat verir ona, diyor mevlana. amenna.

Salı, Nisan 08, 2008

bebek

ben küçükken leyla da küçüktü ve işte ikimiz de bir hayli salaktık. bir gün ben okuldan eve gelmiştim ve leyla henüz okula gidecek yaşta değildi. benim bir pahalı bebeğim vardı. yurt dışından mı gelmişti pek hatırlamıyorum ama epey güzeldi, onu hatırlıyorum. işte evimiz giriş katındaydı ve camdan içeriyi görmek mümkündü. eve girmeden evvel içeri bakmaksa gereksiz bir alışkanlıktı benim için diğer bütün alışkanlıklarım gibi. camdan baktım işte o gün de ve leyla bebeğimi tükenmez kalemle boyuyordu. koştur koştur eve girdim. leylayı tartakladım. daha doğrusu tartaklamaya çalıştım. ama diğer kızlar gibi saç çekmeyi, cimciklemeyi felan beceremezdim. ben genelde ağlardım ve ağlarken de güç gösteremediğimden karşımdaki beni tartaklamasın diye savunmaya geçerdim. kavgadan anladığım buydu benim, savunmaya geçmek. leyla beni bir güzel dövmüştü işte. üç yaş küçüktü benden ama maşallah elleri üç katı randımanlıydı benimkilerden. olan olmuştu işte.. hem bebekten olmuştum hem de moralden...

Pazar, Nisan 06, 2008

Cumartesi, Mart 29, 2008

jömapel lula

fransızca sınavında çuvalladım.

Pazartesi, Mart 24, 2008

kehanet

kendini gerçekleştiren kehanetlerle dolu hayatım. geçen gün işten ayrıldığımı sanan muhasebeci ve çaycının kehaneti belki, benim değil. işten ayrıldım..
yani, dedim teyzeme, teknik olarak ben patronu kovdum.. sonra günahımı dahi bırakmak istemediğim mekanda ne var ne yoksa topladım. sakinliğimi kaybettim ama aniden. deliler gibi ağlamaya başladım. serkan junior ve hüseyin tuhaf tuhaf baktı bana. yardımcı olacak bir şey yoktu. vazoda sarı erengüllerim vardı, en son onları sardım kağıda. avni beyle karşılaştım, borcumu ödeyip vedalaştım..

Cuma, Mart 21, 2008

nikki dies to

tabancayı başıma doğrultan takım elbiseli adama bakamadım. sımsıkı yumdum gözlerimi. insan ölürken ne düşünür, diye düşündüm. ama korkudan bir şey düşünemedim. ilk kez sıçrayarak uyandım hayatımda. ölümü anlamak üzereydim oysa. wittgenstein haklı galiba, ölüm yaşama dahil değil. başlı başına duruyor orada. anlamak için ölmek gerekiyor. bütün bunlar, siyah takım elbiseli adamlar, patlamış mısırlar ve tabancalar bir yana, adam silahını kafama dayadığında tok ve acımasız bir sesle, nikki dies to, dedi..
annem güldü bu rüyaya. derinliklerimle oynama dedim anneme, derinliklerimle oynama..

son ütücü

birden çok şey vardı. sadece kafamda değil elbette, masamda da. bütün bunlar halledilmeliydi. bense giderek kaybediyordum sahip olduğum heyecanı ve diğer şeyleri.. belirsizlik içimi kemiriyor, ne bugünü ne yarını ne de daha sonrayı düşleyebiliyordum. ne düşünürsem düşüneyim hep birden fazla yerde çuvallıyordum. canım burnumdaydı kısaca. canım bir hayli burnumdaydı. bilgisarayım arızalıydı bir de. ve işte patronu arayıp çıkıyorum dedim, neden, dedi. bilgisarayım bozuk, dedim. kafamsa daha bozuktu ama bunu ona söylememem gerektiğini biliyordum çok şükür. iyi, peki, dedi. iyice, pekiyice çıktım. yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. beşiktaş'a dek. eve gitsem mi gitmesem mi bilemedim. o sırada telefon geldi, telefonlara ve çaylara bakması gereken kız arıyordu işten; birsen. lula hanım merhaba, yoksunuz yerinizde de merak ettim, dedi. çıktım birsen, patrona haber verdim ben, dedim. ha, tamam dedi. anlamış gibiydi. ama neden sonra anlamadığı ortaya çıktı. yarım saat kadar sonra, ben hala ne yapacağıma karar verememişken, muhasebeden ve diğer her şeyden sorumlu sena aradı. birsen dedi ki, patronla konuşmuş işten ayrılmışsın, lula, neden? allahım evet, evet.. evet sena ayrıldım.. bütün bunlar beni hasta etti. zaten hasta benliğim büsbütün delirdi. böyle zamanlarda diğer insanlar napıyor merak ettim. ben hiç tutarlı biri değildim. düzenli alışkanlıklarım yoktu. düzenli olarak deliriyor ama delirdiğim zamanlarda kendimi nereye atacağımı bir türlü bilemiyordum. daha akıllıca bir şey gelmedi aklıma. önce kumaşçıya gidip parça kumaş aldım, sonra da terziye gidip bu kumaşları napsak, dedim. güldü zafer bey. gel sen bir sakinleş, dedi. oturdum, bir parça sakinleştim. o bana birşeyler dikerken ben de ütü yaptım. uzun uzun ütüledim işte ne var ne yok.. sonra dışarı adım attım. kapalı telefonumu açtım. mesaj üstüne mesaj aldım. duygu aramış ve telesekretere müthiş bir mesaj bırakmış. onu dinledim. telesekreter uzmanı ilan ettim onu; o da beni son ütücü.. sonra eve geldim. her şeye yeniden bir el atayım dedim ki, içim geçmiş. uyandığımda her şey her yerdeydi.

Cuma, Mart 07, 2008

the not knowing

hey, i've been hoping you've been thinking of me, no matter what the time

Çarşamba, Mart 05, 2008

ruhta ne çok leke

elele tutuşuyor olsaydık düşmezdim belki, diye düşündüm.