Çarşamba, Nisan 07, 2010

olmaz mı olur ya

tüm saatler durur da sonsuza dek yanımda kalırsın

Pazar, Nisan 04, 2010

Pazar, Mart 21, 2010

sevgi neydi?

sevgi emekti..

Çarşamba, Mart 17, 2010

fucking nihilist

doğukan: yaa, bugün dersi erken bitirsek, nolur..
lula: ama daha yeni başladık.
doğukan: çok yorgunum ben, lütfen..
lula: sıkılıyor musun?
doğukan: evet. çok sıkılıyorum.
lula: matematik öğrenmek istemiyor musun?
doğukan: hayır. hiç istemiyorum.
lula: neden?
doğukan: çünkü çok saçma. bütün dersler çok saçma.
lula: peki sence anlamlı olan ne?
doğukan: hiçbirşey.
lula: sen ne zaman bu kadar nihilist oldun doğukan?
doğukan: ben hep böyleydim..

Pazar, Mart 14, 2010

a spoonful of luck

askerliğine ufak bir mola vermişti. aylardan sanırım kasımdı. değildiyse de yakındı. kamyonda bir kahvecide buluştuk. jilet gibiydi. lacivert hep çok yakışır ona. ne kadar oturduk kestiremiyorum şimdi. sonra ben, nihayet, kahve kaşığının ne kadar güzel olduğunu fark ettim. şahaneydi. lacivert sevgilim ayağa kalktı, o küçücük kahve dükkanına girdi. gıcır bir kahve kaşığıyla çıktı. o gün bugündür cüzdanımda. şans kaşığı.

Pazartesi, Mart 08, 2010

Cumartesi, Şubat 27, 2010

venus in fur

herşey benim minimum fransızcamdan maksimum fayda sağlamamla başladı. sonra ne mi oldu? sağır duymadı, uydurdu. şöyle:
esra'nın paris'den gelen misafirlerini kapalıçarşı'da gezdirirken, ünlü bir kürkçüye girdik. yani ben onlara burası çok ünlüdür dedim, onlar da otomatik olarak girdi. birşey almayacağız, sadece bakacağız dediler; üç parçayla ayrıldık. ama anlatmak istediğim bu değil. ben orada müthiş fransızca konuşan tezgahtarın ne dediğini birkaç kez kafadan atmak suretiyle bildim. sonra bu gazla, sanki ne dese anlıyormuşum gibi, demek kate moss da buradan giyiniyor, dedim. bu dediğimin ne kadar saçma tınladığını henüz anlayamamıştım ki, ısrar(!) üzerine marilyn monroe'yu anımsatan bir parça giydim. ve tabii kendilerimi tutamayarak, allahım ne kadar monroe oldum, dedim. arkadan bir ses, başak burcu ya, tutamıyor kendini, gibisinden birşey dedi. anlayamadım. daha sonra yanımıza gelen bu bey, kendinin dünya üzerindeki sayılı numerologdan biri olduğunu söyledi. burcumu bilmesi de oradan ileri geliyormuş. acayip dürüst ve samimisin sen ve çok fazla soru soruyorsun, dedi. gerçekten çok mu soru soruyorum, diye cevap verdim, en hüsrana uğramış sesimle. sonra işte bana dair pek çok şeyi bildikten sonra, arkadaşını eğit, olur mu, dedi. o ne demek, ben onun tarafından eğitiliyorum dedim. tevazu kibirden değildir her zaman. yok yok, senden öğrenecekleri var, sen çok açıksın, dedi. esra'ya baktım, umuru değildi. bu numaracıyı benden başka ciddiye alan yoktu. ben de sakinleşip kendime geldim. tekrar geldiğimde bu marilyn monroe'yu alacağım, diyerek dükkandan çıktım.

Pazar, Şubat 21, 2010

başka bir arzumuz?

benim ikibinondan tek dileğim yüksek tavanlı bir evimizin olmasıdır. eğer evimizin tavanı yüksek olursa yaşadığımız yer daha ferah olur. kitaplarımızın bir kısmı dolapların içinde kaybolmaz. böylece emre onları ararken zorlanmaz. çünkü emre çok kitap okur, çünkü emre akıllıdır.

Cuma, Şubat 19, 2010

deneysel çalışma

saat 12'yi az biraz geçiyordu. saçlarım ıslaktı. makası elime aldım. kesmeye başladım. sadece 4 buçuk dakikamı aldı. kat bile yaptım. idmanlı olmakla ilgili sanırım. ama bu sefer dertten değil, sıkıntıdan değil, zevkten.

Çarşamba, Şubat 17, 2010

Pazar, Şubat 07, 2010

"Resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü."

Cuma, Şubat 05, 2010

la finestra di fronte

herkeslerin heyecanla beklediği, hakkında rüyalar gördüğü güne bir kala, beni de ne giymeliyim telaşı sardı. bütün dolabım yatağa serildi. o kısa, bu uzun, o çok siyah, bu çok beyaz derken kafam iyice karıştı. sonra bir ara nefes almak için camı açtım. karşı komşum, “bu değil, diğeri” manasına geldiğini çok geç anladığım işaretler yaptı. yani bunu giyme, diğeri daha güzel, mealli. adını bile bilmediğim komşuma gülümseyip, teşekkür ederim, anlamına gelmesini umduğum bir dizi işaret yaptım. ya da yaptığımı sandım. çünkü işaretlerle anlaşabilen biri değilimdir genelde. ve beğendiği elbiseyi giymemin pek akıllıca olmayacağını düşünüp, bunu bir sır olarak saklamaya karar verdim.

teleferik

tam şu dakika, singapur'la istanbul arasına teleferik döşenmesi için kadir topbaş'a dilekçe yazıyorum.

Cumartesi, Ocak 23, 2010

the kiss

"seni klimt'in öpücük tablosundaki o güzel kıza benzetiyorum. yanakların kızararak mutlu olabilmek ne güzel."
pınar

Çarşamba, Ocak 06, 2010

breaking bad

bu "kendini kötü hisset" dizisini izlemeden duramıyorum, evet.

Cumartesi, Ocak 02, 2010

if we can land a man on the moon, surely i can win your heart

eski sınıf arkadaşları zaman içinde birer yabancıya dönüşüyor ve yabancıların bizi sevmesi çok hoşumuza gidiyor. sevgilisi ünlü bir ressam olan ilkokul arkadaşım resimlerimi görmek istedi. biraz tedirgindim ama yine de gösterdim işlerimi. önce tuhaf bir sessizlik oldu. dudak bükecek sandım ama beklediğimin aksine benden de fazla heyecanlandı. bunlar, dedi, şahane; hem çok naif hem çok heyecan verici ve kesinlikle samimi. öyle mi, dedim şaşkınlıkla. öyle, dedi.

benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya

yeni yıla hep uyuyarak giriyorum ve sonra, sene boyunca, kış uykusuna yatan hayvanlara neden bu kadar imreniyorum diye düşünüp duruyorum.

Çarşamba, Aralık 23, 2009

Cumartesi, Aralık 19, 2009

niçe

niçe nasıl yazılır bilemiyordum. dilara, yanımda, olanca hızıyla not tutuyor, bense, ce mi önce geliyor, ze mi, yoksa se mi, derken büsbütün paralize oluyordum. türkçe'nin gözünü seviyor, okunduğu gibi yazılmayan tüm lisanlara zararsız küfürler ediyordum. en son, "'niçe' nasıl yazılır bilmiyorum, çok utanıyorum", dedim. o da bana, "yabancı bir ismi yazmak marifet mi, değil yazabilenler, hakkında ders verenler eline su dökemez", dedi. çok tatlıydı, gülümsedim. ve niçe nasıl yazılır hala öğrenemedim.

Pazartesi, Aralık 07, 2009

güvenli yer

doktorum, haftaya seninle güvenli yer çalışacağız, dediğinde, allah şahit, pek ciddiye almamıştım. var mı sahiden öyle bir yer, diyerek tiye bile almıştım. ama o koltuğa oturup, kulaklarımda ve avuçlarımda o şeylerle, akşam güneşinin büsbütün dolduğu o salonu, erengülleri, devetabanını, çay kokusunu, kedi miyavlamasını anlatırken, evet, o güvenilir yerin varlığına fena halde inandım.
not: gri ve tombul kedimize de bir isim buldum: zil.

Perşembe, Aralık 03, 2009

previous on lula

şimdi ben çayevlerine gereken önemi gösteriyor, lüzumundan fazla para harcamıyor, 3 yıl önce aldığım bir cekete ilk kez kollarımı sokuyor, gözlerimi kapkaza boyuyor, yürürken kıvrılan tişörtümü düzenli olarak düzeltiyor, yanlarından geçerken 'bak, valla diyorum, ünlü bu!', diyen kendini bilmezlere kendilerini bilmeme hakkı tanıyor, annemin hala bana üzüm suyu sıkan ellerine bakıyor, nihayet salonun duvarlarının ne renk olacağına karar veriyor, ne iş yaptığımı soranlara 'serbest meslek', diyor, 2 kaşık calpolle kafayı buluyor, ihtiyaç listeme bir samsonite trunk beyaz valiz ekliyor, kendimle çelişmeye bayılıyor, taksiyle başladığım günlerin sonunu otobüsle zor getiriyor ve eğer otobüste, yanıma oturacak kadın, şoföre ve başka herşeye bağırıp kızarsa da, kulaklığımın tekini çıkarıp, 'üzülme teyzeciğim, bizi öldürmeyen şey, güçlendirir', diyorum.

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Pazar, Ekim 25, 2009

teşhis

leyla, rastgele modundayken her r.e.m. çıkışında tutukluk yapan aypodumun teşhisini koydu: "aypodun homofobik lula!"