Cuma, Mart 17, 2006

sokağın hafızası zayıftır

bugün eve dönerken yine pek çok saçma şey düşündüm. ama önce sabahı anlatmalıyım. ne anlatacaksam. yine girişte kartım işe yaramadı. yine geçici kart verdiler bana. ben de yine mızlandım.. sonra çok yorulacağımı bilmediğim iki habere gittim. sonra gelirken yolda uyumayı denedim. doktoru arayıp geç kalacağımı söyledim. bu da işe yaramadı. randevumu çarşambaya aldı. bu cümleleri kurarken aklıma hep haber müdürümün lafı geliyor: "kısa cümleler lula. kısa. eve gidince kısa cümlelerle gününü anlatmayı dene.." şaka gibiydi. hatta arsız bir sırıtış yerleşmişti yüzüme bana bunları deyince. ama tabii o bilemezdi benim niye sırıttığımı. ben ezelden beri kısacık cümleler kuruyordum. şebnem ferah o albümü yapmayı düşünmemişti bile daha.. ama işte ben, bu kısa cümlelerin sahibi, gazetede destanımsı şeyler yazıyordum. tamamen sıkıntıdan. sıkıntıdan yaptığım başka şeyler de vardı...
geçen akşam üstü işim bitmiş bir arkadaşımla kısa, bakın altını çiziyorum, kısa cümlelerle mesajlaşıyorduk. sonra bir baktım arkadaş gitmiş. mail attım. şöyle:
"subject: sinyalden sonraki mesaj
nereye kayboldun? neyse mühim değil. ben de çıkıyorum birazdan. can sıkıntım ve ağrıyan başımla.."
tamam buraya kadar her şey iyiydi. bundan sonrası da iyiydi aslında. ama ertesi gün sent mail dosyasına bakarken bu maili gördüm. ama arkadaşıma gittiğini göremedim. şefe yollamışım. birden yüzüm kızardı, karnımda sancı, ayaklarımda kaşıntı peydah oldu. ne salaktım ben. en salak...
böyle şeyler işte, gün içersinde başıma gelenler. saçma ve sapan. anlamsız ve gelişi güzel. hani bahsetmiştim bir kez, beni görünce asıla asıla el sallamıştı servisinden. işte o bana dedi ki geçen gün, sen başak burcusun. nerden bildin dedim. çatlaksın, ordan bildim dedi. bozuldum ama bir şey demedim. yoo hayır kötü değil dediğim dedi. dengesizmişim ama bu beni çok güzel yapıyormuş. misal, saçımı beğenmediğini söyledikten sonra bambaşka bir konuşma içersinde birden oraya dönebiliyormuşum. senin burcun ne, yay mı? mm o zaman koç.. boğa mı? hiç anlaşamam boğalarla. annem boğa. ama kimse annesiyle anlaşamaz zaten, bu bir ölçü sayılmaz. hadi gel saçımı toplayalım. işte bu benim dengesiz olduğumu gösteren bir diyalogmuş.. neyse. neyse. neyse. se. se. se.
bugün eve dönerken içimde her zamankinden dediğim sıkıntıyla, sevebileceğim şeyleri düşündüm. üşümemeyi seviyordum. ellerimi cebimde değil birbiri üstüne getirerek göğsümde tutmayı seviyordum. karşıya geçmenin zor olduğu bir caddede bana yol verilmesini seviyordum. bunu herkes sever sersem. herkesin sevdiği şeyleri sevmeyi seviyordum. müzik dinlerken eşlik etmeyi seviyordum. yalnızken dansetmeyi seviyordum. dansederken güvenlik görevlilerini beni izlerken görmeyi sevmiyordum ama sevdiğim bu kadar şeyi bulmuşken bunu önemsemedim. çantamın içini görmeyi sevdim mesela en son. dayanamdım fotoğrafını çektim. güler yüzlü çalışanları da seviyorum. asansörün kapısı kapanmak üzereyken ayağımı uzatıp kapıyı tekrar açmayı seviyorum. koşup hızımı aldıktan sonra granitin üstünde kaymayı seviyorum. ayşegülle konuşup gülmeyi seviyorum. onun benle konuşma şeklini de seviyorum.. bir köşe yazarıyla tanışmamın ardından:
ayşegül: söyle bakalım nasıl böyle kendine güvenlisin sen?
lula: ben aslında çekingenimdir.. (söylediğine şaşırmıştım cidden)
ayşegül: ne zamanlar? uyurken mi?
lula: (gülmeler)
neyse. lafı yine çok uzattım. gazetecilik, dedim, gelirken birine, evlilik gibi sanırım, ilk elli yılı zor geçiyor, sonra alışıyor insan.. gülmedi. bir iki yıl dedi. sonrası kolaymış.
son olarak çok sevdiğim, deli olduğumu düşünmeseler sarılıp öpüp yanaklarını sıkacağım haber müdürümden bir söz:
"sokağın hafızası zayıftır"

Pazar, Mart 12, 2006

gerçeğin çölüne hoş geldiniz

biraz lüzumsuz algılıyorum her şeyi. en başta kendimi. şimdi bu yazıyı bile tüm aile fertlerinin arasında yazıyorum. babam kardeşime yat diyor, o da daha erken, biraz daha dolansam ortalıkta diyor.. bense içim sekiz bin parça düşünmek için bile bir araya gelemiyorum. ayağımın tekinde "you", tekinde "me" yazıyor. ikisi birbirine bir türlü değmiyor. annem. evet hep o. içimi kemiriyor. ben büyüdüm oysa. içimi başkalarına yasak edebilecek yaştayım. ama niye beceremiyorum? akşam beni aldı akmerkezin önünden. bir ton söylendi. beni almasını istememiştim halbuki. taksiden yaka paça indim. taksici de söylendi bana. bozuk param yok diye. bozuk biriyim ben yeterince dedim. param olmasa da olur. şoför oralı olmadı. hangi takımlısın sen dedi. fenerbahçe dedim. sesi kesildi. beşiktaşlıyım ben diyene kadar 36 saniye sustu. sonra ben sustum. hala susuyorum. annem niye hiç susmuyor? sussa bile içimden içimden konuşuyor? abarttığımı düşünüyor ablam. başkaları da. iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde anneme bağlıyım sanıyordum eskiden. yalanmış. içim de dışım da anneme bağlı. kocaman bir tasma var boynumda sanki. yine sıkıldı canım. yine en orta yerimden bölündüm.
.
mondragon dua ediyor. ekranda. hiç dua eden bi yahudi görmedim sahada. niye böyle bir şey geldi aklıma? aklımı tatile yollamak istiyorum. ücretsiz izinli olsun. aklım varken canım çok sıkılıyor. yokken sıkılacak kadar basmıyor nasılsa kafam.. gazetede leonard cohen çalıyordu sanırım. hayal meyal geliyor aklıma. kim çalıyordu acaba?
.
düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşün içinde yer edinmeliyim. gerçek değil hep hayal olabilmeliyim.
.
(daha sonra devam edebilirim belki.)

Çarşamba, Mart 08, 2006

üstüne üstüne 'basın'

gazeteden bir fotoraf işte. önder yollamış sabah mail adresime. o çekmişti zaten. masası yanımda. ama akşam üstü şef dolanırken etrafta, yanıma uğrayıp, resmini aldın mı dedi. resim? diyerek suratımı buruşturdum. evet, fotoğrafını dedi.. a evet aldım dedim ama bir anlam veremedim. meğer önce şefe yollamış önder yanlışlıkla. neyse. aslında ben başka şeyler anlatacaktım. yeni geldim sayılır eve. ama karnım burnumda. gelince annem oturttu sofraya. özene bezene yemek yapmış, ki epeydir pek isteksizdi bu hususta. oturdum ben de. gelirken bambide dürüm yedim diyemedim anneme. ve kalp kırmayıp göbek yapan, aileninizin en gönüllü günlük yazarı, a günlük demişken bugün şef yardımcısı yazdığım şeyi okuyup bana neler yazdığımı sordu. hiçbir şey dedim. deneme? dedi, kafamı sağa sola salladım. baktım ısrarlı, günlük tutarım dedim. devam et o halde dedi. bir de beni film festivalinin basın toplantısına yolladı. istiyorsan gidebilirsin elbette dedi. ama ben olay yerinde duvar sarmaşığı rolünü üstleneceğimden bihaberdim. beraber gittiğim kızı herkes tanıyor ve seviyordu.. alin taşçıyan burnunu sıkıp nerelerdesin diyordu ona.. banaysa kimsenin baktığı yoktu. yeşim tabak vardı. ben ona bakıyordum ama o sanırım başka bir yere..
.
neyse.. kısa ve ayrıntısız oluyor, farkındayım. oysa başka şeyler diyecektim. belki yarın..

Pazar, Mart 05, 2006

24 yaşından sonra hayır dedim

dalgın nazarlarla tavana baktım sabah. öyle her zamanki gibi, kedi gibi fırlamadım yataktan ve uykumdan. genelde öyleyimdir. birden ve kesin uyanırım. uyumak istesem bile beceremem çoğu zaman, yatakta dönüp dolanırım. başaşağı, yüzükoyun.. bu tür manevralar pek işe yaramaz ama yine de düzenli olarak denerim. fakat bu sabah başka bir şey oldu. tavanda bilmediğim bir şeyin gizini çözecekmişim gibi, sonuca değil ama sonuncu soruya yaklaşmışım gibi.. anlatması güç ama ben bu sabah melankoliden uzak olmama rağmen kayahan gibiydim. -benim lügatimde küfür gibi bir şey bu. kayahan sevenlerden, en başta annemden özür diliyorum.- uyanıp uyanmadığımı yoklamam gerekirdi belki ama rüyasında tavana bakan biri olamaz diye düşündüm. kalktım. tavanı yere alabilsem keşke, bakması daha kolay olur diye geçirdim içimden. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. saçıma baktım. sadece baktım. toplamak için daha uyanık olmalıyım. geri döndüm. tavanı yokladım. bıraktığım gibi beyaz ve sessizdi. ne giysem dedim içimden her sabah gibi. ama pazar sabahları, hele de erken saatte pek bir çekilmez oluyor bu soru. yine de badem pabuçlarıma özel giyindim. çok sevdiğim bu ayakkabılar görünsün diye de kısa paça pantolon giydim. ama n'oldu? severek evlendiğim, sağı solundan farklı pabuçlarım ayağımı vurdu. ve paçam kısa olduğu için de ayakkabıyla ayağım arasında oluşturduğum tampon bölge halka arz edildi. böyle olur bana hep zaten. neye özensem kafamda patlar. dışarda sadece ben vardım. ben ve yarım saat sonra ayağımı vuracak pabuçlarım. bir de bugün çok değişik bir şey keşfettim kendim hakkında. belki tavana fazla baktığım için bilincim açıldı. uyuyordu uyandı.. belki tavanım çok esrarengiz bir kapı gibi, algının sonsuz okyanuslarına açılıyor belki.. saçmaladığımın farkındayım. fikri olmayanın zikri olmaz ama. işte bu yüzden fikri saçma olanın zikri de böyle olmak zorunda.. her neyse, ne diyordum, evet, tavan, bilinç, algı.. bugün gittiğim bir haberde, haber olamayan şeylerle ilgilendiğimi farkettim. misal haber 30 kadar çifte resmi nikah kıyılmasıydı. ama ben ne yaptım? bu çiftlerin hepsi zaten dini nikahlı olduğundan, bir çoğu çocuklarıyla gelmişti. ben işte bu çocukları fotoğrafladım. onlara bakındım.. punctum denilen şey buydu belki. senin kafan farklı çalışıyor dediğinde küfür etmiyordu belki de arkadaşlarım, bunu demek istiyorlardı. haberden dönünce sordular, ne vardı diye.. pek bir şey yoktu dedim. aslında çekinmesem diyecektim ki: "birbirine benzeyen, ucuz ve bayağı gelinliklerimsiler içinde kimi sekiz kimi 2 çocuklu kadınları izlerken kanım dondu. tıpa tıp aynı giyinen damatlardan bahsetmiyorum bile. onlar gelinleri anlamlı kılacak derecede acınası." böyle laflar etmemek için sıktım dişimi. öyle ki haberi teslim ettiğimde manşetimle gurur duyuyordum: "8 çocuktan sonra evet dediler" bence güzel. yani ilgi çekici. şef de beğendi zaten. bense kendi içimde, tavanımla hesaplaşacağım anı düşünüyordum. hayır diyecektim ona. üstüme üstüme gelmesindi bir daha. ben yine yataktan fırlar gibi kalktığım sabahlardan istiyordum. menopozlu kadınlar gibi aklım dumanlı uyanmak istemiyordum. evet. duysun diye sesli olarak tekrarlamam gerekecek. yatmadan evvel, üç kere.
.
hayır. hayır. hayır.

Cumartesi, Mart 04, 2006

plazaların obi wan kenobisi

ne anlatacaktım, ah evet, yaptığım gösteri. gösterimsi daha doğrusu. geçen sabah servis beklerken metrositinin önünde, aynı zamanda müzik de dinliyordum. razorlight'ın vice'ını. aslında albümü dinliyordum ama sonra bu şarkıyı tekrara alma cesaretini gösterdim niyeyse. sonra birden farkettim ki herkes bana bakıyor. volta atarken adımlarımı sıklaştırmış ve dahi sekmeye başlamışım. kafamda obi wan kenobi hırkamın kapüşonu olduğu için ve de güneş gözlüğüm, pek seçilmemişimdir umarım diye geçirdim içimden. zira her sabah aynı yerde bekliyorum. ama sanırım o obi wan kenobi hırkamı üst üste giydiğim için artık daha da tanınır hale geldim.. "a a bak geçen sabah burda danseden kız.. evet evet hani şu hırkasının kocaman şapkası olan .." gibi. böylelikle kafalara daha net kazınmış olduğumu da her şey gibi geç farkettim. misal daha yere yakın renkler tercih etmeli, kamuflaj desenli montlar giymeli, delireceksem hiç değilse makul bir tarz sergilemeliydim. ama ben her zamanki gibi, mümkün olanın namümkün kıyısında gezindim. peki kimin umrunda? neyse..
.
bu sabah çok çetrefilliydi benim açımdan. servis beni hasta etti. telefonumun şarjı bitti. ve ben sıkılmış bir canla gazeteye gittiğimde şef bana "senin bugün ne işin var, izinlisin" dedi. kulaklarımdan dumanlar çıkıyor dememe gerek yok sanırım. "ama madem geldin akşam bir habere yollayacağım seni." dedi. akşamı beklerken bol bol sıkılan ben akşam üstü, canıma tak ettiğine dair sinyaller verdim. oflamak gibi, telefonda çene çalmak gibi.. -e madem izinliyim- akşam olmasına çok az kala "hadi evine git" dedi.. vazgeçmiş anlaşılan. olsun, yine de sevindim. o habere git, gazeteye gel yaz.. eve dönmek hem de özel araçla, iyi geldi. seviyorum ben bu şefi. neyse işte. bugün bir de şarj krizi yaşadım. birinin (o kendini biliyor), tabiriyle plazada. samsung telefon kullanan birileri olmuyor pek. bunu öğrenmiş oldum. ayrıca herkesin iki telefonu var. niye anlamıyorum. herkesin elinde iki telefon. beynim döndü. ben birine bile bakamıyorum, piline bilhassa.. olur olmadık duruyor, ortada bırakıyor beni. ama yine de seviyorum.
.
araştırmacı gazeteciniz yazısına burada nokta koyuyor. daha uyuyacak, rüya görecek, rüyasında işe geç kalacak, koşturacak. sonra gözünü bir açacak ki daha vakit, vakitler var.. o fazla vakitleri origamiden kuşlarla süsleyecek..
.
müsadenizle..
.
a bu arada denizkızı, seni tanıyor muyum? tanıdık bir tebessümün var.. en sevdiğimden..

Perşembe, Mart 02, 2006

yarının manseti.. simdiden

evet efendim. günlerden perşembe, aylardan nisana 3 var. hayat biraz hınzır ama çokça hızlı olduğu için bunu düşünecek vaktim olmuyor. gazetede çalışmanın iyi yanı da kötü yanı da ertesi günün olaylarını bugünden tüketmek. hani bunca zaman hayatın dününde olan ben, iki kocaman adım atmışım gibi. artık hayatın değilse bile hayattakilerin bir adım önündeyim. oh değil. canıma falan da değdiği yok.
.
- hırslı mısındır?
- hayır, hiç değilimdir..
.
julideyle tanıştım bugün. daha doğrusu yemekten sonra merdivenlerde ayşegülle kırıtıyordum. biri geçti önümüzden. şımarıklığım üstümde olduğu için atıldım: "merhaba, ben lula.." gülümsedi, "ben de julide.." aniden şimşekler çaktı beynimde. gök gürledi ve yağmur yağdı hatta. hayranınızım dedim. gözleri parladı. şu haberinizi şöyle bu haberinizi böyle sevdim derken çay falan içtik. benim teslim etmem gereken haber masamda beni beklerken ben evet böyle hayranlık ettim. sonra ama filmlerdeki gibi son dakkada en afilisinden bir iş çıkarmanın heyecanıyla plazanın merdivenlerinde sektim. kartımı okuttum. slave to the wage klibi gibi durmamak için kalabalıktan sıyrıldım. cam kenarına oturdum. müziğin sesini açtım. yandaki camdan biri asıla asıla el salladı. kimdi bu hatırladım. sesi yankılandı beynimde "çok sevdim ben bunu be.." ya da "ne güzel şey ya bu."... ben de el salladım. sakinleştik. yol başladı. eve gelinceye dek düşünmek için dönüş yolunu beklediğim şeyleri düşündüm. yeterince düşünmemiştim ki geldik. sabah bıraktığım gibiydi sanki her şey. kaldığım yerden devam ettim. biraz daha aç biraz daha yorgun. asansörü kullansam iyi olur diye geçirdim içimden. kendime bademli bir şey alayım mı acaba diye düşündüm. almadım. ayakkabı aldım onun yerine. badem gibi..
.
bu kadar değil ama uyumam gerek takdir edersiniz. erken kalkıp erken yatan biri oldum ben, evet.
.
a bu arada rica etsem hatırlatır mısınız? size bu sabah nasıl bir gösteri yaptığımı anlatacağım. ama şimdi gözlerim esniyor.

Çarşamba, Şubat 22, 2006

babanızla barışmak için 2'ye basın

- yapı krediye hoşgeldiniz... kredi kartı için 8'e bilmemne için 1'e..
- dııt
- şunun için bire, bunun için ikiye..
- dııt
- ödeme için bire, hesap bildirimi için ikiye..
- dııt
...... aaaAA! bağlanmıyor bir yere.. sonra kardeşim üstün zekasıyla bana yol gösteriyor.. kayıp ve çalıntı için olana bas.. ordan müşteri temsilcisi çıkar..
dediğini yapıyorum. çıkıyor da temsilci. ama kulaklarından dumanlar çıkan kadın, yanlış yerdesiniz. tekrar menüye dönün diye azarlıyor beni.. ben de kardeşimi.. başa döndük iyi mi?
- yapı krediye hoşgeldiniz.. blah blah..
- dııt
- ....
- dııt
- görüşmeniz kayıt edilecektir, kabul ediyorsanız bire etmiyorsanız ikiye basın.
- dııt
- tüm müşteri temsilcilerimiz meşgul..
- (berbat bir müzikle sıkılmalar)
- iyi geceler, ben bilmemne nasıl yardımcı olabilir?
- merhaba, kredi kartımı bugün kullanamadım, yetersiz bakiye dedi kasada. nakit ödedim aldığım küpeleri. (seste hiç hoşuma gitmedi tonu)
- atm'den mi ödemiştiniz borcunuzu?
- işin aslı babam ödedi. yani ödemiş olmalı. biz 4-5 gündür konuşmuyoruz da. küsüm ben ona. (kardeşim benim deli olduğuma dair şeyler geveliyor)
- kart numaranızı alabilir miyim lula hanım?
- elbette..
- borcunuz ödenmemiş görünüyor lula hanım.
- ödenmemiş mi? nasıl? biliyorum onunla konuşmam için yapıyor bunu.. (incinmiş ses tonu)
- başka yardımcı olabileceğim bir konu var mı?
- hayır teşekkür ederim. (neden kapatmaya meyilli herkes telefonu suratıma?)
...
tanımıdağım biri bana babasıyla küs olduğunu anlatmak istese dinlerdim. bu hassas bir konu çünkü. şimdi camdan bakıyorum ona. yanında mustafa amca. siyah takım giymiş babam. beyaz gömlek. babama takım elbise çok yakışır. ama küs olduğum için bunu söylemek istemiyorum. beni üzdüğü için hatta, kot pantolon hiç yakışmaz babama demek istiyorum. nasılsa ikisini de duymuyor.
.
12:21. yanında lokum olmayan bir fincan türk kahvesi. bu yersiz editi kahve için mi yapıyorum bilemedim şimdi. belki ortadan biraz fazla şekeri için. dün walk the line'a gittik. aslında kardeşim başka filme gidelim dedi ama ben ısrarcıydım yine. berbat bir salonda izledik filmi seansı için. yine azar işittim. bu memlekette ters giden her şeyin sorumlusu benmişim gibi. elektrikler mi gitti, benim suçum.. ya da başka her şey.. filme girmeden evvel bir arkadaşım aradı. görüşebilir miyiz bugün dedi. 4 gibi gelebilir misin buraya? dedi. ben iptal ederim hastaları da dedi. tüm bunları derken ben düşünüyordum. -yine hindiliğim üstümdeydi- tamam, dedim, tamam, nişantaşına gelince ararım seni. aradım da. 4buçuk gibi geldi. üşüdüğüm için içeri geçmiştim o sırada ben. yarım saat rötar yaptığı için özür diledi. mühim değil dedim. pazar günü doğum günümdü, arkadaşlar ufak bir sürpriz hazırlamışlar. çıkmam gerek dedim, bari bir 10 dakka dur dediler dedi. o sırada ben, onu beklerken aldığım kitapları inceliyordum. elimde ahmet güntan'ın mahkeme kitap'ı vardı. iyi ki doğdun dedim. kitabı ona verdim. sever umarım. ve bunun dışında eve geldim, sıkıldım. gece snow falling on cedars'ı izleyecektik. ama ben yine sonuna dek uyanık durmayı beceremedim. parça bölük izlemekten nefret ederim aslında.. bu gece yine baştan izleyeceğim bakalım.. ve ablamı çok özledim.
hepsi bu.

Pazartesi, Şubat 20, 2006

veneer

saçım uzuyor. cefadan uzayan tırnak değil miydi? yine tepe taklak oldum ben.. içim kuzey kutbu. dışım yok zaten. saçtan ibaretim gibi. oysa sabah "bugün güzel geçecek" gibi hissetmiştim. güneş vardı. tül ya da perde kullanmam ben. teşhircilikten değil. ışık da kullanmıyorum doğru dürüst zaten. hiçbir şey kullanmamak gibi bir eğilimim var. en çok kettle ve uzaktan kumanda kullanıyorum. onu da beceremiyorum dersem güleceksiniz diye çekiniyorum. ama öyle. seksen tane kumanda var. hepsinde samsung yazıyor. hepsi de gri. babam bir kaçına kurşun kalemle not düşmüş benim için. "ses sistemi" ya da "kaydedici" gibi. boşuna ama. zaten bir şey kaydettiğim falan da yok. perec'in uyuyan adam'ı gibiyim bu ara. hiçbir şey bana ilişsin istemiyorum. kendimi de bir şeye iliştirdiğim yok zaten. tekrarda josé gonzález dinliyorum. bir dönme dolabın aynı yerde durması gibi aklım. hep aynı yerde duraklıyor. sonra başa sarıyor. saklandığı yerden ağır aksak çıkıyor kaybettiğim şeyler. çıksınlar istemiyorum aslında. komik bir film açıyor kardeşim. gülmem gereken yerde hafif bir uyarı olsun istiyorum. o komedi dizilerindeki gibi. bana nerde güleceğimi hatırlatacak cinsten. gülmeyi unutmak istemiyorum. ama hatırlamak unutkanlara mahsus bir şey. saçım uzadıkça kısalıyor aklım, biliyorum. ama cesaret edemiyorum yine kesmeye. her kesişimde ferahlayacağımı sanıp daraldığım geliyor aklıma. ara vermek istiyorum. nerde kaldığımı bilmemek istiyorum. yıllar sonra doğduğu kasabaya dönen film yıldızları gibi olmak istiyorum. etrafta toz bulutları uçuşsun, çocukluğumdan geriye hiçbir şey kalmasın.. tek tük sallanan salıncaklar.. uçuşan tüller. çocukluğum zihnime gömülsün. ben bile açamayayım onu. çünkü ben her şeyden çok kendine zarar veren biriyim. çocukluğumu kendimden korumalıyım. hatırlarken bile bozabilirim. parçalayıp birleştirmeyebilirim. yarım bıraktığım her şey gibi onu da ortadan ikiye ayırıp, katladığım yerden yırtabilirim. yapıştırıcısı olmayan biriyim. olduğunda da kullanamayan.. acınası yazdığım her yazıda saçımı başımı yolma isteği duyuyorum. şimdiki gibi. acınmamak istiyorum ama elimde olmuyor galiba. herkeslerden önce ben kendime acıyorum. annemle babamla konuşmuyorum. 3 gün oldu sanırım. kimseyle konuştuğum yok işin aslı. buna rağmen, konuşmamama rağmen, yoruluyorum. bedenen.. ne tuhaf, diyorum. odamdan çıkmıyorum, hm hmm, ı ıh, belki.. den başka bir şey konuşmuyorum ama nasıl oluyorsa deli gibi yoruluyorum. uyumak geçiyor aklımdan sürekli. geçmediğinde de uyuyor oluyorum zaten. paragraf başı olacak bir şeyim olmaması da canımı sıkıyor. yoksa biliyorum nerde kullanılacağını. ama kötü bir şaka gibi hayatım. hiç boşluksuz bir sıkıntı. reklam arası istiyorum. o rengarenk topların yokuş aşağı yuvarlandığı.. evet o reklamdan istiyorum hayatıma. hem de hemen..
.
boşluğa bırakmak istiyorum kendimi.

Cuma, Şubat 17, 2006

nazenin tiryaki

iş görüşmesi mağduru sanıyordum kendimi. meğer ben galebe çalacağım bir işe başvurmamışım hiç.. ama makus kaderim değişecek.. öyle umuyorum ben en azından. yeğenime nasıl küfredeceğini öğreten ablama gülerken, yeri geldiğinde en afilisinden küfür etmeyi ben de istiyorum. sonra belki başka şeyler, sade dondurmanın yanında türk kahvesi; güzel bir filmin ardından uzun bir yürüyüş... basit istekler gibiyse de basit insanlardan kaçabiliyorlar.
.
- nerden buluyorsun böyle tipleri..?
- seni bulduğum yerden..
- ...
- sen normal mi sanıyorsun yoksa kendini?
- ..?.
.
geçen gün dişçimden çıkışta ablamı aradım, buluşalım akmerkezde dedim. epey nazlandı. kar var evde dursam dedi. ben ama ısrarkeşim, söz dinlemem.. hadi lütfen diye bastırdım sol açıktan.. geldi nihayet. yukarda oturduk. ben bu sezonun sekizinci çizmesini aldıktan sonra. çay içtik. yarı ingiliz artık benim ablam.. bulsa süt de katardı çayına.. hem ben ona ilk kez nasıl sigara içtiğimi anlatıyordum. bu benim ifşa etmediğim bir sırrımdı. ama ablama anlatmadağım hiçbir şeyim olmadığı için, a bu arada abla demem ben ona günlük hayatta, burda dediğime bakmayın.. çantasından ince zarif bir kutu çıkardı benim ifşa etmediği dağlar kadar sırrı olan ablam.. tütünü incecik saracak sandım kağıda.. yapmadı. hazır sarılmış bir şey çıkardı. buyur iç dedi. sonra boğulmamı keyifle izledi.. başımı döndürmemi.. tüm amatörlüğüm kayıtlara geçti Allah'ım. ben ne beceriksiz bir tiryakiydim.. hiç zevk almıyorum diyerek tiryaki olacağım galiba dedim.. tuhafsın dedi. elime yakıştırabilen ama içime çekerken gözlerimi döndüren ben, işte tam o masada bu işi hiçbir zaman kotaramayacağımı anladım.. ablam beceriyor ama.. ya da anlamadığım için bana öyle geliyor.. neyse işte.. sizin için dişçimin bekleme odasından bir fotoraf çektim. o fransız lisesine bakan odası dişçimin.. pek çok sefer beklerken camından baktığım.. pembeydi eskiden bu okul.. gereksiz ayrıntılar bunlar.
.
- pek bir nazenin duruyorsun, gazetede çalışmak için çok yırtık olmak gerekir..
- ...

Cumartesi, Şubat 11, 2006

siyah beyaz



siyah : "bu kadar basitmiş demek.. karanlıkta seçilemediğim içinmiş.. yani karanlıktan korksaymışım bütün bunlar farklı olacakmış.. " *

beyaz : "ne kadar büyürsem o kadar küçülüyor içim.." *

Çarşamba, Şubat 08, 2006

saçmalıyorum muntazaman

malumunuz ablam döndü adadan. eli kolu hikaye, çantası kitap, bavulu sidi dolu. aklı da fena halde karışık ama çaktırmamaya çalışıyor. benden kaçmaz ama, bilemiyor. bir de utanmadan jet-lag ayağına yatıyor.. gece ayakta, gündüz uykuda takılıyor. seviyorum onu, efendi de davranıyor.. aramızda kimselerin anlamadığı bir dil oluşturduk sanıyorum.. hiç nedensiz durup dururken, mırıl mırıl zeynep'in yol boyunca dinlediği şarkıyı seslendiriyorum diyelim; "caddede yürüyorum, kolumda kadınlar.." herkesler susarken o gülüyor. ben de kopuyorum elbette. böyle miydi emin bile değilim şarkıdan.. ama komik işte. tek başına anlamsız, birleşince daha da anlamsız olan insanlarız biz.. evet, en çok da neye güldüğümüzü kendimiz bile bilmezken. bu sabah ona ben clap your hands say yeah! çaldım. uyansın, güneş saklıysa bile bulsun onu diye.. buldu mu? hayır. tekrar uyudu uyanınca. kahve ve sigarayı izleyecektik aslında. her neyse..
.
bunun dışında başka şeyler de oluyor. saçım uzuyor mesela. sanırım en çok dün uzadı, ya da bana öyle geliyor. niyeyse bu sabah çok uzun göründü gözüme. camdan ne zaman dışarı baksam bir pizza hut, bir kebapçı, bir bilmemneci motorsikleti kayda kıvranıyor.. evden çıkmayanlar için birilerinin dışarı çıkması biraz haksızlık gibi geliyor. atın buzluğunuza, ısıtın sonra diyesim de geliyor.. bana gelen gitmiyor zaten. tam da ben bunları düşünürken zil çalıyor. komşu. annem sesleniyor. pijamalıyım oysa ben, ayıp olmaz mı böyle çıkmak diye düşünüyorum ama üstümü değiştirecek kıvamda da olmadığımdan susuyorum. ..ve sayın seyirciler ben şimdi bir süreliğine gidiyorum. kısır yemek isteyen kaleye mum mu ne diksin.. öyle bir şey işte..
.
geldim. üç ince belliden, üç de fincandan içtiğim çayların acısı gece çıkar sanıyorum. uykusuzluk olarak geri döner bana sek içtiğim çaylar. bu gece de böyle olursa diye tedarikliyim. kitaplarımı, müziklerimi ve beslenme çantamı yanıma aldım. ah elbette bir şişe de su. acil durumlar için bunlardır lazım olan bana. cümlelerimin devrikliği canınızı sıkıyor mu? bazen sıkıyor benimkini. ama ben bile engel olamıyorum. vaktinde çok dalga geçtiğim için ablamla böyle oldum. o ne zaman bir cümle kuracak olsa amuda kalkardı kelimler. işte ben de aynen onun gibi oldum. her çocuk annesinin hayal gücüdür biraz demişti bir şair. ben anneme erişemeden ablamda takılı kalmışım. onun cümlelerine öykünmüş cümlelerim. başı sonunda ikamet eden.. yine de sevin onları olur mu?
.
çok şükür yarın okul varmış. bu benim ne işime yarayacak bilmiyorum ama çok sevindim. böyle sebepsiz sevindiğim başka şeyler de var. ne gördüğümü hatırlamadığım ama güzel olduğunu bildiğim bir rüyayı görmüş olmak gibi.. sürmenaj olacaksın derdi babam bu kadar art arda aynı parçayı dinlediğmi duysa.. böyle şeyler işte. şu sıra odam kelimenin tam anlamıyla savaş alanı. ablamın dolabına feci şekilde yerleşen ben, o geldi diye kendi odama transfer etmeye çalıştığım eşyalarımla karikatür gibi kaldım.. sığmıyorlar. çantalar, paltolar, gelinlik ve hatta kaftanlar... odamın içi modern bir bit pazarı. fotorafını çekmeye utandım; o derece yıkıcı.. görüntüsü bile.. bu sebeple sağda solda, salonda mutfakta takılıyorum. odamı da belirsiz bir gelecekte toplamaya söz veriyorum.. bu lafı söylemek için hiçbir fırsatı kaçırmayan annem odamın önünden her geçişinde: "evlensen sen artık, bu eve sığmıyorsun.. bana da fenalık geldi senin eşyalarından.. 12 kapılı bir dolap lazım sana.." ve daha bir dolu saçma söz.. annemin cümlelerindeki devriklik yapıdan değil anlamdan kaynaklıymış, şimdi anladım. işime yaramayacak bir bilgiyi daha gün ışığına çıkarmanın mutluluğuyla noktalıyorum yazımı.
hoşça kalın.
hoşça kalalım.
ne mutlu türküm diyene..

Salı, Şubat 07, 2006

don't worry, we're in no hurry

tatil dediğin bunun gibi bir şeydir sanırım. uyumakla, müzik dinlemekle, kahve yapıp fal baktırmakla, kız çocuklarıyla konuşmakla falan geçer. arada kayılır da. kayarken düşülebilinir bile.. bunun dışında yolculuklar genelde iyidir. yani yolda geçen süreden bahsediyorum. konuşmamakla, beyaz ve kesik çizgileri saymakla geçen süre. hem anlatacak bir şey yoktu belki de. şimdi düşündüm, aklıma bir şey gelmiyor. genel olarak sıkıldım çünkü. babamın arkadaşlarının ailelerinden oluşan kafilede yaşıma yaşı en yakın olan çocuk 8 yaş küçüktü benden. ve kendisi ben yolda mızmızlanmaya "ya bavuldan bir kaç sidimi alabilir miyim?" diye anneme seslenmeme; tüm iyi niyetiyle beyonce sidisini uzatıp, "ege çubukçu da var dilersen.." cevabını vermişti.. gülümseyip, "teşekkürler zeynep ya, biraz bir şey dinlemeyeyim, beynim dönmesin" diyebilmiştim.. işe yaradı mı? hayır. neyse, bunlar sıkıcı mevzular.. ben sıkıcı biriyim. seksen kere dedikten sonra bu lafı eğlenceli olmama imkan yok zaten..
.
.
.
belki daha sonra nokta nokta nokta

Çarşamba, Ocak 25, 2006

lamba bana bakmıyor

acıktım. tam da şimdi, sabahki böreklerden istiyorum. ıspanaklı. böyle zamanlar için ayırmalı insan bir miktar. ama maalesef öyle bir lüksümüz olamıyor. hayattaki en büyük lüksüm ne acaba? böyle ani soru işaretleri beliriyor bazen kafamda. geldikleri gibi gidiyorlar sonra. cevap vermeme gerek kalmıyor en çok ona bozuluyorum. yoksa soruları da işaretlerini de severim. ben bir tek noktalı virgülü anlamsız bulurum. öyle sığıntı gibi. ne virgül ne nokta.. hem onun yaptığı söylenen işi diğer ikisi de yapabiliyor. laf olsun diye kullandığım olur yine de arada.
.
bunun dışında kar olanca hızıyla uçuşuyor etrafta. "sokak lambası bana bakıyor" diye ağlayan kuzenim var benim. iki yaşındaymış o zaman. sokak lambası bana bakıyor anne diye ağlarmış. ben de baktım az evvel camdan. sokak lambası bana değil karşı camdaki bir çocuğa bakıyor gibi geldi. bana da ara sıra dönüp nanik yapıyor. pek umursadığımı söyleyemeyeceğim. longpigs çalıyor, lost myself. saat biri yirmi üç geçiyor. ufak kardeşim kuzenlerimize gittiği için evde gece de olsa bir sessizlik farkediliyor. nedenini soran olursa, benim ufak kardeşim uyurken de uyanıkken çıkarabildiği kadar ses çıkarıyor. ayağını çat diye duvara vuruyor, sayıklıyor, bağırıyor.. tek gözü kapalı yanımıza bile gelebiliyor. pek maharetli sormayın.. üç işi aynı anda yapabiliyor. uyuyor, gol atıyor ve bağırıyor... özledim galiba keratayı. hiç bu kadar bahsetmemiştim kendisinden. gelince söyleyeceğim. gerçi bazen soruyor: "ne yazıyorsun buraya? benden bahsetmiyorsun değil mi? bahsedersen kızarım. istemiyorum bahsetmeni.." ben de "hayır canım, işim gücüm yok seni mi anlatacağım!" diye tersliyorum. sakinleşiyor. biz böyle birbizimizi tersleyerek anlaşıyoruz sayın seyirciler. şaka bir yana gelsin öpeceğim. sevdiği pastadan da almıştım gelirken. zamanlamam berbat. kardeşimi bile vakitsiz özlüyorum.
.
sokak lambasına baktım yine. şu deli bana bakıyor diye ağladı annesine. karanlıkta lamba olmak kolay dedim annesine. mertse gündüz görelim fiyakasını. sustular. sessizlik uykumu getirdi.
.
iyi
gece-
ler.
.
.
.
sabah editi:
benim annem cesur biri, öyle ki deli diyebiliriz bazen. zeka da anneden geçtiği için biz de yarım akıllı olabiliriz ama bizim farkımız deliliğimizi cebimizde taşımamız. annem gibi uluorta sergilemiyoruz. sabah beni uyandırma yöntemi için diyorum bunları. önce sakin sakin sesleniyordu, ben de mırıl mırıl hmm diyordum; uyuyacağım biraz daha.. sonra camı açtı, küçük bir kartopu yapıp saçıma attı. ben küfür edemediğim için oluyor biliyorum. ağzımı bozma kursuna dahil olacağım yakında. yoksa böyle baş edemiyorum. sinirlenip yorganı üstüme çektim. pek oralı olmadı annem. hadilemeye başladı. zaten ufaklık yokmuş, evin içinde bir boşluk varmış, kahvaltıya gelseymişim ya, kalkmazsam bu sefer buz koyacakmış sırtıma.. pes ettim. zaten uyku muyku bırakmadı bende. annem boğa burcudur, daha evvel söylemiş miydim? hiç vazgeçmez.. böyle işte. sabahım böyle, editim de.. bir de cama güvercinler için bir şeyler koymuş annem. soğukta aç kalmasınlar diye. tüm o kartoplarını affettim. sonra bunları yazayım günlüğüme dedim. ama anlayamadığım bir haller oldu bilgisarayıma. başka hiçbir sayfayı açamayan bu ekran nasıl olduysa günlüğümü açtı. şaşırdım. bağlantıdaki problem buraya etki etmiyormuş. bunu kimse demedi ama miş'li geçmiş zaman bana çok havalı tınlıyor. sanki istemsiz gibi. habersiz ve dışındaymış gibi. ama pek tabii annem ve genlerinden kaynaklı da olabilir bunun havalı gelişi kulağıma.. böyle şeyler işte. dvd oynatıcımızı en son yazlıkta bırakan biz -böyle bir taktik geliştirdi kız kardeşim, bırakırsak buraya yenisini alırız gibi- yenisini bekliyoruz. hava şartlarından getiremiyorlarmış. tam da bu sebepten istiyoruz zaten dedim. hava şartlarından.. yoksa sinemaya da gidebiliriz, değil mi? bakalım, bugün getireceklermiş. ses sistemi vs.. babamın taklasına gelmezsek tabii. canım çok fena fight club izlemek istiyor. dünden beri repliklerini sayıklıyorum. niye bilemedim.. "tyler, you're the worst thing that ever happened to me.."
hepinize kucak dolusu sevgiler, saygılar ve kar topları yolluyorum.. sevgi kelebeği gibiyim niyeyse bugün.
.
güvercinler kuş gribi olmaz, rica ediyorum siz de bakın besleyin onları.
.
ve sanıyorum seksen edit daha yapacağım bugün. dvd oynatıcısı gelene dek.. sonrası "marla.. the big tourist.."
...
gece editi:
.
portakal ağacı'na bu kadar bakarsam olacağı bu. limonlu kekimin tarifini de vereyim diyorum ama vazgeçiyorum. çok afili bir kek sayılmaz kendisi. ablam olsaydı bana takılırdı yine: "üç yumurtayı kırdım önce.." diye başlardı.. "sana kek yaptım" diye de devam ederdi sanıyorum. kar böyle hapsetmeye devam ederse beni eve ben mutfaktaki uğraşlarımı iki katına, çay tüketimimi de 5 katına çıkaracağım. yarın sabah bir yürüyüşe çıkmak geçiyor şimdi aklımdan. kahve falan belki.. elif'e söyleyeyim. o da gelir belki. evet. bu kadar.

Pazar, Ocak 22, 2006

bayandan, az kullanılmış

falın bahsi yoksa bile resmi var. bir süre sonra sanıyorum burada sadece kahve fincanları resmi olacak. öyle istiyorum bazen, şikayeti olanlar çaresine bakamazlar. kahveme fazladan şeker atamazlar. ojemin numarasını soramazlar. bu serdar bilgili bile olsa böyle. arka masamda oturuyor diye, saati göze çarpıyor diye bile olamaz. canım bazen çok sıkılıyor, ne yapsam da geçse diyorum, aklıma pek bir şey gelmiyor. annem nutella almış, en büyük boy. kova gibi. eve geç geldim diye sinirlenecek sandım, kızmadı pek. daha çok yemeği hazılamasına yardım etmedim diye heyheylendi. aç değilim dedim, bencilsin dedi. tokum dedim, aynı şey dedi. bence tam tersi dedim. tokum dersem bencilim, ama aç değilim dersem zorlama bir kibarlık gösteriyorum demektir dedim. paralize oldu. pul biberi yere dökmeseydim anlımın akıyla ayrılacaktım mutfaktan ve koridordan, olmadı. tam biberleri toparlarken ojemi beğenmediğini söyledi. bu böyle sürecek diye sinirlendim. odama gittim. ben kısa cümlelerimi seviyorum dedim içimden. kimse işitmedi. işitme engelliler için haber bülteni vardı, uçan kaz çıkardı ondan sonra. onu da severdim. ama annem hep böyle acımasız değildi sanki.. yaşlanınca oldu. çeşitli doktorlar çeşitli tahliller istedi. annem o ara yaşlandı işte. saçını boyadım beğenmedi. bu nasıl kızıl dedi. en sevdiğinden dedim sevmedi. biri beni öyle çok sevse ki içime bütün gelincikler dolsa dedim, annem güldü. bencilsin dedi. değilim ama olacağım dedim. büyüyünce bencil olacağım. öyle ki, benden başkası olsa bile umursamayacağım.. böyle, yani kendimi görmezken çok hasar alıyorum. bunun önlemi bencillikse şayet, olmalıyım.. tavuk suyuna şehriye. bitireceksin onu dedi. tokum dedim ya dedim. ben anlamam, betin benzin attı iyice.. bitecek o, o kadar, dedi. kaşığı içinde gezdirdim tabağın. biraz daha. dönmeye başladı hepten.. çocukken de oynardım yemekle. çorbayla. bilhassa tavuk suyuna şehriye olanlarla.. ama büyüdüm sanıyordum. büyüyünce küçükken sevmediğim şeyleri seveceğim falan gibi geliyordu. yine yanılmışım.. küçükken sevmediğim şeyler hala sevimsiz geliyor. gorbaçov mesela. hala sevimsiz.. bilemiyorum. hayatımı şu ara gaste ilanıyla satmak geçiyor aniden aklımdan. olur mu öyle şey diyor iç ses. olur diyorum dışımdan. içim dışımı duymuyor. duysa bile umursamıyor. annem başımda bekliyor, çorba bitmiyor. beşiktaş yeniliyor. babamın telefonuna mesaj geliyor. uzadıkça uzuyor..
.
"sahibinden az kullanılmış, evcilleşebilir bir ömür.."

Çarşamba, Ocak 18, 2006

depresyon: astarı yüzünden pahalı

"falcı mısın sen?"
"hayır.. inanmam ben fala. fetiş nesnem bu benim.. kapalı kahve fincanı.."
..
kendi üstüne kapanması bir şeyin, her hangi bir şeyin, hayranlık verici değil mi? misal bazı insanlar vardır.. sinirlenince susarlar. sinirlenmeyince de susarlar. nasıl oluyor bilmiyorum.. her daim kendi üzerlerine kapanmaya meyilliler. hep üşüyorlarmış gibi, ama başka bir şey var. elbiselerinin astarından rahatsız oluyorlar. hınçlarını eteklerinden değil hep kendilerinden alıyorlar. hayır bu hiç hayranlık verici değil. hayranlık verici olan arızayı sevimli göstermek. hem de farkında olmadan. otobanın en sol şeridinde el frenini çekip arabayı terketmek.. içerdekini umursamamak.. evet bu ürpertici. bir filmin fragmanı gibi. ama naif buluyorum ben böyle ani ve tutarsız haraketleri. hayatımda böyle anlar olduğu için değil; daha çok.. bilemedim şimdi..
.
neyse.. şimdilik bu kadar. bu konuyu irdelemeye devam ederim belki. ilerde. belki bir beş yıl sonra..
.
sincerely;
lula the kor-unmasız. (kelimeleri hecelerine ayırmayı da bilmiyor bu)
.
dip not: bu başlıklar karın ağrısı gibi tınlıyorsa, yapacak bir şeyim yok.. düşünmeden oluyor. hiç düşünmediğim için önce benim sonra başkalarının karnı ağrıyabilir.. bir sinan çetin filmi gibi olmak istemezdim aslında.. üzgünüm.

Pazar, Ocak 15, 2006

hüznün rengi laci mi?

power xl dinliyor benim annem. ben seviyorum diye, tanju okan ile ayten alpman çıktığında bana da sesleniyor. ama bazen beni sinir etmek için kayahan çıktığında da çağırıyor. offlayıp geri gidiyorum ama o yine de eğleniyor. bir de çok içli eşlik ediyor; ağladı ağlayacak. bazen. bazen de neşeli oluyor. ne diyorum ben? hep kayahan'ın suçu. ne dediğimi bilmez olduysam hep onun başı sonuna, sonu hiç bir tarafına uymayan uyaklarının yüzünden. ben aslında yine sızlanacaktım. ama ne diye sızlanacaktım unuttum şimdi. yaşlanıyorum galiba. merdiven basamaklarının ortasında 'ben niye yukarı çıkıyordum?' diye sorabiliyorum kendime mesela. neyse. benim annem erol evgin severmiş eskiden. babam hala hazzetmiyor o adamdan. geçen gün anneme sordum: "anne hala beğeniyor musun bu adamı? zira hala aynı saç aynı sıkıcı bakış.." ne cevap verdi hatırlamıyorum. diyorum ya belleğim yarı zamanlı çalışıyor. rıdvan beni finding nemo'daki dory'ye benzettiğini söyledi. niyeymiş anladım şimdi. ama sorunca hayır unutkanlığından değil demişti.. bilemedim şimdi. gerçi uzun bir cümleyse kuracağım arada mola verir oldum ama çayı az içtiğimde. yoksa dakikada 48 anlamlı cümle kurabilen biriyim ben. ne işime yararsa kurduğum cümleler? büyüdüm ben dedim dün elife. nasıl dedi, işte öyle dedim. eskiden yaptığım, okuduğum, yediğim, içtiğim şeyler bir başka geliyor. sanki ben bir kara delikten geçtim geri döndüm gibi. ben bile bir tuhaf geliyor bana.. söylediğim bir söz üç saniye sonra bana ben ne dedim dedirtiyor. ya da belki bu büyümek değil, düpedüz küçülmek. canım hiçbir şey istemiyor. beyaz bir koltuk istiyorum, beyaz bir balkona bakan. uzun uzun susayım, hayat siyah beyaz bir chaplin filmi gibi olsun.. düşenler, gülenler, bakanlar.. hep bir alt metni olsun her şeyin ama ben görmek istemeyeyim. istesem bile görmeyeyim. evet, bunu istiyorum. hayatım başkasının hayatına dışardan bakmak gibi olsun. hiç bir şeye dahil etmeyeyim kendimi. kumanda bile bende durmasın. ı ıh, düşündüm yine, bu büyümek değil. belki ihtiyarlamak ama büyümek değil. içim geçiyor yavaş yavaş. korkarım öyle. bugün elif "sende bir şey var, hiç güzel bakamıyorsun" dedi. ya da öyle bir şey.. çektiği tüm fotoraflarda yorgun ve yoksun çıkmışım. belki paragraf başı yapmayı unutuğumdan, belki hiç hatırlamadığımdan.. ama canım çok sık sıkılmaya başladı. teyzem aradı, "geçerken alayım mı seni?" dedi. "alma" dedim, "ben gelirim sana yarın.". ne boş konuşuyorum ben. aslında ben bugün çok keyifliydim. dün elif beni aldı götürdü. nasıl denir şey gibi, ah evet, elif işte öyle kara delik gibi. yanındayken başka bir boyutta dolanıyor insan. o başka boyutun kendisi elif galiba. neyse. bu saçma fotoraf da benim fotoraftan anlamadığımın resmidir. şilep görünca dayanamadığımın ya da.. küçükken ben, biri bana "şu şilep var ya, gözyaşlarımla dolu" demişti. sanırım ondan beri şilepleri hep çok hüzünlü buluyorum. hep haddinden fazla canı sıkkın. halbuki öyle değiller belki. hepsi kayahanın suçu diyorum inanmıyorsunuz.. beni bu hale getirdi.. ne görsem hüzünleniyorum. hüznün kendisi bile benim kadar kederlenmiyordur adı anıldığında.. şilepmiş, lacivertmiş, boğazdaki kırmızı yalılarmış, ajiaymış, on numaralı asma katlı odalarmış.. hayat ne kadarmış? balkondan sarkmak kaç yaşa kadar yasalmış? biri kahvemize şekeri fazla atsa canımıza kanca, dilimize yosun mu takılırmış? sahi türk kahvesi günde kaç ölçü içilmeliymiş? kaçında üç vakit, kaçında deniz atı çıkarmış? bir masalın kahramanı olmaya çalışmak hangi eksik aklın uydurmasıymış?
es
es
es
.

Cuma, Aralık 30, 2005

baby sleep, gently sleep..


içimi dışıma çıkarttım, geri yerine koyamadım. içim daha güzeldi hani benim?
.
dudağım kanıyor. kopartıyorum çünkü. işte bu bilerek. bilerek ama istemeyerek. ben yine ne diyorum? uykumun düzeni düzenbaz artık. gece uyumuyorum, sabah hiç olmuyor sanki. sabah olunca da gün bitmiyor. kahvaltı falan hep forma giymek gibi geliyor. zorunlu ve sıkıcı. 53 olmuşum. bu sabah tartıya çıktım. annem zorla tereyağlı ballı ekmek tıkıştırdı ağzıma. sonra gün içersinde portakal suyu sıkıp getiriyor. "o kadar mı acınası duruyorum?" dedim, içimden elbette. dışımdan desem, annem de evet dese, ı ıh, kaldıramam bunu. hiç değilse şimdi bir diğer ihtimal var. belki sandığım kadar can sıkıcı değilimdir ihtimali. fonda yo la tengo çalıyor. damage. bu çalmasa da ağlar mıydım ben? yağmurda ışıklarda daha çok bekleniyor bir de. yeşil yansa bile hareket etmiyor arabalar. ama yağmur arabadan çok güzel izleniyor. böyle şeyler işte. dönüşte yürüyesim vardı, annem ıslanmama izin vermedi. iyileşecektim belki. iyileşmek dediğin nedir ki? iki fincan latteye tekabül eder. belki bir kaç da tarçınlı kurabiyeye.
.
biri bana ninni söylese.. baby sleep. gently sleep. life is long and love is deep. time will be sweet for thee. and all the world to see..

Pazar, Aralık 25, 2005

gözleri zeytin yeşili kardan adamlar

bu sabah geç uyanmaya programlamıştım kendimi. programlanmak denmez de, gece yastığa başımı koyunca öyle gibi hissettim. "geç uyanacağım gibi" gibi. ama kardeşim the willowz'un somethingiyle çılgın atıyordu sabah. ben uyuyacakmışım, rüyama izlanda girecekmiş, dizlerime kadar kara gömülecekmişim, uzun ve cüsseli ağaçlar olacakmış etrafımda ama ben korkmayacakmışım, kendimi sırtüstü, yüzükoyun, yan, öbür yan, ve daha başka şekillerde kara atacakmışım, küçükken yaptığım bütün kardan adamlar etrafımı saracakmış, burnuna havuç takmadıklarım, gözleri renkli olsun diye yeşil zeytinlediklerim bile... ben kardan adamları hep sevdim. ama sanırım en son 10 yıl önce yaptım kardan adam. büyümekle alakalı değil, üşümekle alakalı hiç değil.. benle alakalı ama ben neyle alakalı olduğumu hala daha bilemediğim için böyle oluyor. gömülüyorum bulduğum ilk kara rüyamda. hem fonda hep tori amos'un under the pink albümü çalıyor.. ben ezbere biliyorum diye değil o albümü, o albüm çok karlı olduğu için.. içinde düzinelerce kardan adam ritm tuttuğu için.
.
aslında rüyada kar görmek iyidir der annanem. beyazdır kar. beyaz, yeşil ve bir renk daha vardı. bu üçünü görmek iyidir der annanem hep. ama niye iyi olmadım ben bugün..? niye içime rengarenk neon ışıkları dolmadı, beni baştan uca sarmadı.. annanem beni niye kandırdı? yeşil bir kazak giydim. yürüyüşe çıkayım dedim. ya da önce yürüyüşe çıkayım dedim sonra yeşil bir kazak giydim. tam olarak hatırlamıyorum sırasını. yürüyüş mü? bu havada mı? dediler. babam beni bırakmak istedi. bıraktı da. kapıda bekledi. kitapçının kapısında. ben aradığım kitabı bulamadım. aradığım kitap da beni göremedi. babam telefon açtı kapıdan, "bekliyorum" dedi. bekleme diyemedim. "geliyorum" dedim. yeşil kazağımı kitapçıdan çıkardım. arabaya bindim. yokmuş kitap dedim. babam tepki vermedi. hayatta daha önemli işler var gibiydi. acele bir u dönüşü yaptı, yol veren toyotaya teşekkür anlamında hafifçe kornaya bastı, aynı zamanda kafasını eğdi, bir de "teşekkürler toyota" dedi. "toyota cipler iyi mi?" dedim. çok susmamak için aptalca konuşan biri gibi. babam da sussan daha iyi manasında "ben toyotayı kullanan adamı kastetmiştim" dedi. sustum ben de. zaten dnr'dan eve gitmek arabayla 4 dakika 53 saniye, yürüyerek, 16 dakika 28 saniye sürüyor. hemen gelmek istemiyordum ben eve. içeri girmesem olmaz mı dedim, annem duymadı. hoş geldiniz dedi. üstümü değiş etmezsem tekrar çıkarım diye düşündüğümden yeşil kazağımı çıkarmadım. fatoş aradı. ne kadar kısa cümleler kuruyorsun sen diyecek sandım, demedi. aşkitom nasılsın dedi onun yerine. iyiyim dedim inanmadı. bir kırgınlık var sesinde n'oldu? dedi. boşver dedim. akmerkeze geliyorum sen de gelsene dedi. tamam dedim. yürürüm diye. olmadı yine. babanemlere gidecekmişiz. mesaj çektim fatma'ya: "fatoş babanemlere gidecekmişiz, ama yarın görüşelim olur mu? sergiye gidelim, film izleyelim, kitap alalım, balık tutalım.. öpüyorum" dedim. olur dedi. kitap okudum biraz. sonra başka bir şey yapmadım. babanemlere gidemedik. annemin işi çıktı. başka bir yere gitti. ben somurttum hep. istemeden oldu ama. canım sıkkındı. rüyamda kar görmüştüm oysa.. haksızlık gibi geldi bu bana. annanem kar görünce seviniyodu banaysa somurtmak düşüyordu.. annaneme telefon açsam da sorsam dedim bir an. onun yerine sıcak çikolata yapayım dedim. 20 tane falan bitter çikolatayı aldım, madlen elbette. bıçakla ince ince kestim. benmari usulü erittim. mutfak öyle güzel koktu ki, gördüğüm rüyadan herhalde dedim. rötarlı seviniyorum ben belki, olamaz mı dedim. babama seslendim, "sıcak çikolata ister misin baba?" dedim. isterim dedi. sütü ısıttım. tarifi olmayan şeyler yaptım. babama götürdüm önce. sonra mutfağa döndüm, kendiminkini hazırladım, kapta kalan erimiş çikolatayı kaşık kaşık; yer gibi içer gibi bitirdim.. çikolata yiyebilen başka bir varlık yok dedim içimden, şükrettim. sonra akşam olmuştu zaten. yapacak bir şeyim yok gibi geldi. kazağımı çoktan çıkarmıştım. uzaktan bir yerden leonard cohen ineedyouidontneedyou diyordu.. bir kedi üşürmüş gibi miyavladı, eli cebinde evine giden bir adam güvenlik görevlisine sanıyorum nasıl gidiyor dedi. görevli epeydir annemin yemek ya da meyve yollamadığından dert yandı. ekranıma su sıçradı, kırgınlığım boyut değil zaman değiştirdi. ama yazacağım bebeğim, yazacağım.. *

Cuma, Aralık 23, 2005

hoşça kal

10:42

- efendim?
+ gece aramışsın, uyuyordum. noldu?
- bir adres isteyecektim. ama önemi kalmadı.
+ ....
- e e, nasılsın?
+ çıldırmanın eşiğindeyim.
- ....
+ yok bir şey. hoşça kal.


12:59

zzzZZZz

+ efendim özden?
- hayatım nasılsın, ağlamıyosun di mi?
+ ...
- parmağın nasıl?
+ kanıyor ara ara, çok kritik bir yerde kesik.
- sen kesmedin di mi?
+ özdeen! bilerek kesmedim elbette.
- aman, kendine zarar verme.
+ teyzemle konuştum. fazla kalifiyesin o iş için dedi.
- e ben de onu demek istemiştim.
+ ... kalifiye falan değilim özden ya..
- öylesin..
+ neyse.
- ..
+ tamam? hoşça kal.

Perşembe, Aralık 22, 2005

deve tabanı

sıkıntıdan oluyor hep. başka şeyler yapasım vardı önce. kurabiye yapacak kıvamdaydım işin aslı. mutfakta bir kaç anlamsız tur bile attım. vanilya ve kabartma tozunu çıkarttım, unu eledim. ama olmadı. devam edemedim. "başladığın bir işi bitirsen ya bi kez olsun" dedi annem. sustum. bir kaç kişiyi aramak geçti aklımdan, vazgeçtim. yağmur yağsın mı yağmasın mı bilemedim. yağdı mı yağmadı mı görmedim. çiçeklerin tozunu aldım. deve tabanının bitişiğindeki o adını bilmediğimin tozunu daha iyi aldım. dayım getirmiş. miş. miş. çiçek duruyor hala, "ne tuhaf" dedim, ama içimden. biz taşındık, dayım gitti, biz salona yeni mobilyalar aldık, dayım dönmedi, biz telefon numaramızı değiştirdik, dayım dönmedi, biz sanırım artık umut etmenin bile bir süresi olduğunu öğrendik, annem hariç, ama dayım dönmedi. "bunları düşünmesem ya" diye düşündüm. reyhan'a mesaj çektim. "bayan bunları sen mi yazdın?" dedi. "benim benlerime sen dese olmaz mı?" dedim, yine içimden. reyhan'a ise başka bir şey dedim. sonra camdan baktım, ağlasam mı ağlamasam mı bilemedim. geçen kış yüzümü ısıran köpek camdaydı. ona baktım. o da bana baktı mı bilmiyorum. dili dışardaydı. "hiç kızgın değilim sana" dedim. duymadı. "üzerinden zaman geçti diye değil, inan o zaman da kızgın değildim. sadece korkmuştum. hastane koridorları çok acımasızdı, hem yüzüm kanıyordu.. babam anlam veremiyordu niye ısırıldığıma; her zaman seviyordum ben seni, nie o gece ısırdın sahi?" .. bunlar anlamsız şeyler.. iz bile kalmadı yüzümde. belki kalsın isteyebilirdim. böyle; sanki, hiç kullanılmamış gibiyim. devren satılıkmışım gibi. bana ait yaralar daha fiyakalı gösterebilirdi belki beni. çok şükür dizlerimde morluklar var. ayıptır söylemesi, bu yaşa geldim hala daha bir yerlere çarpmada rakipsizim. hala daha çarpınca aynı buruşuk ifade oturuyor yüzüme.. hala daha bir şey olacak sanıyorum, yeni bir şey.. alışmak gibi.
.
annem ne karşımda ne de yanımdaydı masada. "L" gibiydik. ben mandalina soyar gibi yapıyordum, o soyuyordu sanıyorum. ben ağlamaya başladım. anlam veremedi. anlam vermediğini her söyleyişinde biraz daha anlamsızlaşıyordu sıkıntım. masadan kalktım. "o kurabiyeleri yapsa mıydım?" diye geçirdim içimden. "düşünmüyor sayılırım" dedim. bunu sesli dedim galba, çok net hatırlamıyorum. kendinden sıkılmanın bile adabı olmalı gibi geldi. bunu bile kurallarına uygun yapamıyorsam, ne bileyim başka şeyler yapsam. öğretmen olsam, tahtaya ders, konu yazsam, iki nokta üst üste koysam, süre hep aynı olsa ama konuları yetiştirmek hiç nasip olmasa.. burak en ön sırada olmasına rağmen tahtayı göremese, gözünü kıssa, yanına gitsem yardımcı olayım derken tepem atsa; rahmi burcu'nun saçını çekmeden üç saniye evvel "hey bebek, gözün ne renk?" dese.. ayrılacağım günün öncesinde fellik fellik fenerbahçe forması arasam ben rahmi'ye.. yine de bulamasam.. böyle şeyler işte.. hmm? daha mı iyiydi ne? değildiyse niye sıkılıyorum bunca zamansız.. ya da ben ağlamaya yakın hissetsem bunu, önlem alsam, kütüphanemi döksem, tozunu alsam, çekmecelerimde üst üste binen ne varsa çöpe atsam.. bir formül bulsam, kendimle başa çıksam.. aynı şarkıyı 23. kez dinlemesem. dinleyeceksem bile başka şarkı olsa bu, needle in the hay olmasa..
.
kalkıp çay koysam ya ocağa.
.
"-ne çok benin var senin.
-sen onlara sen demelisin."

Cumartesi, Aralık 17, 2005

greteli ben vurdum

ışıl ışıl evimin yolu. hansel gibi hissediyorum eve dönerken kendimi. niyeyse greteli sevmem. işin aslı bütün yardımcı masal kahramanlarını lüzumundan fazla abartılmış bulurum. ama tabii, ben masaldan ve kahramandan ne anlarım, o ayrı.. diyecektim ki, eve dönerken hafif bir sıkıntı vardı içimde. yo hayır, bir çingene bana "fahişe abla" dedi diye değil.. herkese öyle diyordu o, güle güle hem de.. benim canımı sıkan sanırım canımın gereğinden çok sıkılmasıydı. misal, bu akşam eve dönerken takside içine girdiğim geç gençlik buhranım çok anlamsızdı. zira ne gençtim ne de buhranlanacak bir durum yaşamıştım.. bir çingene biraz eğlendi hepsi o.. hem yalnız benle de değil, arkamdaki yaşlı teyzeyle de.. yok yok başka bir şey yordu zihnimi ama henüz çözümleyemedim.. belki taksicinin benle eğlenmesiydi asıl sinir bozucu olan.. beni bile isteye trafiğe sokmasıydı, söz dinlememesiydi.. hmm? olamaz mı? ya da ben deli miyim? ne zorum var da üzülüp duruyorum? halbuki güzel bir gündü.. hacı abdullah'ta bir baba gördüm. oğluna dolma yediren.. sırf o yetmez miydi? üzerine dökmüştü çocuğun sonra.. böyle güzel şeyler oluyordu mesela.. metroda bir kadına yer verebilmiştim, çocuklu bir kadına.. içi ferahlamaz mı insanın böyle bir şey yaptığında? hem sonra o çocuğun elindeki pembe balon akla kazınmaz mı? hem de benim gibi balon sever bir akla?
.
niyeyse, şimdi (22:25) birden bire aklıma geldi diye;
.
"bana çiçek gönderme
bir kuş ağacı gönder
alnıma dokunanlar
iyileşmiş desinler "

Çarşamba, Aralık 14, 2005

bir sinefilin dalağı patlarsa

bu sabah koştur koştur çıktık evden kardeşimle.. milyonları izlemeye kararlıydık lakin her zamanki gibi koşmadan yetişemeyeceğimizi anlamıştık.. ben hep geride kalıyorum zaten yetiştiğimde de kardeşim hep "bu atlas nerde ya, geçtik mi yoksa?" diyor.. ya da daha kötü olanı "üff ya bir daha senle bir filme gelmeye yeltenmeyeceğim.. hep böyle koşmak zorunda kalıyorum.." sanki benim hatam.. neyse.. dalağımızın patlamasına ramak kala atlasın kapısındaydık. gişede patladı ama o dalak merak etmeyin.. iki kişi için oynatmazlarmış filmi.. kız kardeşimle ben, suratlarımız pancar, nabzımız 280.. resmen sinir olduk.. hatta kardeşim hızını alamadı, yolun yarısından geri döndü ve gişedeki kadına "şikayet edebileceğim biri var mı bu durumu?" dedi.. ne çare.. kadın camı kapattı. böyle şiştik yani.. sonra ben bir dolu alış veriş yaptım leyla sakinleşsin diye.. evet o da öyle diyor zaten: "niye sen sinirlenince de ben sinirlenince de sen alış veriş yapıyorsun?" n'apim, ondan daha iyiyim bu konuda.. ve elimi kolumu yine noel baba gibi doldurmayı başardım. ve işte bugün ve hatta son zamanlarda aldığım en güzel şey.. onun dışında üç beş kitap ve bir de yeşil mi yeşil bir şal aldım.. ama yine de kardeşimin sinirini yatıştıramadım.. daha napacaksam? =) neyse.. son olarak birkaç alıntı bugünden..
.
inciden çıkarken;
kardeşim: burda çalışanlar ne şanslı ya, sabah akşam ne zaman isterlerse profiterolün alası önlerinde..
ben: bıkarlar be güzelim..
kardeşim: e bıkana kadar yemiş olacaklar ama..
ben: ..!?!
.
elimde mesnevi, suratım jokeri andırırken;
kardeşim: anlamıyorum ki napıcaksın o kitabı? okuyamadıktan sonra..
ben: ya saçmalama ya.. anlamıyorsun cidden..
kardeşim: sen hiç benim fransızca film aldığımı gördün mü?
ben: ?!?
.
vs. vs..
burdan öpüyorum onu.. en profiterol yemiş halimle..

Salı, Aralık 13, 2005

tadilat dolayısıyla kapalıyız

kendimi bakıma almalıyım. hatta epey bir geç kaldım. yıllar yıllar önce yapmalıydım.. saçımı kesecek cesareti değil de kendimi unutacak naifliği göstermeliydim. hep yeni baştan başlayacak kadar kısa süreli olmalıydı hafızam.. unutulduğum yerde kalmalıydım.. önümü aydınlatan şey her ne idiyse ona gitmesini söylemeliydim. ben hiç karanlıktan korkmadım zira. ben bir yalnızlıktan korkardım.. başıma geleceğini bildiğimdenmiş bu korku, anladım.. ne var ki hiç alışamadım. bu sabah uyandım, yine çok pek çok yalpaladım. gözlerimi temizlemeden yattığım için hayata yine simsiyah baktım. gerçi benim bakışımdan bir şey anlaşılmıyor ama sanırım hayat bana bakarken gözlerimin siyahlığından beni seçemiyor. işte bu yüzden dahil olamıyorum. bu kadar basitmiş demek.. karanlıkta seçilemediğim içinmiş.. yani karanlıktan korksaymışım bütün bunlar farklı olacakmış.. misal, radyoyu açtığımda neşeli bir parça dilime dolanacak, dişimi fırçalarken dahi onu söylemeye çabalayacakmışım.. ya da kapıyı açıp ilk ben alacakmışım gazeteyi ve üzerindeki ekmekle sütü.. böyle basit şeyler işte. ya da belki uyanmasam. bütün rüyalarımı başa sarsam.. ince ince incelesem.. hepsi bana dese ki, işte buydu sebebi; arayacak kadar bulunamadığındı. bulunduğunda çoktan kaybolmandı.. sana bir tasma lazımdı.. fazla açılmaman için.. kıyıya paralel de yüzemezdin.. yüzemedin işin aslı, yürüyemezdin denizin üstünde. sen bir başkası olabilecek kadar formatlamazdın kendini. bir yabancıya mektup yazıp denize bırakan çocuk aklın, aynanın karşısında ağlaya ağlaya kestiğin saçların, yıllar evvel istiklal caddesinde balon satan hüseyini hala daha hatırlıyan zihnin, kalabalıkta daraldığını belli edemeyen bedenin, her fırsatta hasar almayı beceren ellerin, parmakların, sen işte, her şeyinle.. yapamazdın.. denerken bile ağır yara alırdın.. kendi yaranı umursamazdın. kendine bir başkası olamazdın.. oturduğun yerde sabit durmaktan karıncalanırdı ayakların.. hatta o karıncalar beynine dek yürüyüp robot resimler çizerlerdi. görmezdin. senin etrafın karanlıkta kalan yanını aydınlatmaya çalışan irili ufaklı ateş böcekleriyle doluydu. du. du. du. hani hep dünündeydin hayatın? hani anı olacak bir şeyin yoktu? yoktun da biz mi uydurduk seni, hmm? elma dersek çık, armut dersek yine kes, yine saklan, yine kır, yine bir yokluk bul kendine..

Perşembe, Aralık 08, 2005

aşk mı? onu ben icat ettim

utanmış mı güneşim? hmm? ben ona ne demişim de o eğmiş başını, yere bakmış? kırmızı mı ona çok yakışmış yoksa o mu kırmızıya renk vermiş, hmm? canı mı sıkılmış? salatasının limonu mu fazla kaçmış? havuçlu kekimden yeterince tatmamış da üstündeki portakal reçeline kaşığını daldırmamış? ne yapmış ya da ne yapmamış da böyle güzel olmuş? hem nasıl da görmemiş benim bıraktığım yerde saatimi, yüzüğümü? küçücük aynasında kahvenin nasıl da yapabilmiş saçımı? hem neden benim profilime bu kadar takmış kafayı? ben profilimi ona armağan etsem olur mu? ya da ben ona çanta yapsam yine, hmm? en çocuksusundan.. üzerinde kocaman puntolarla "love? i invented it" yazan..

Perşembe, Aralık 01, 2005

derin bir çukur için çok acele sevgi aranıyor

dün gece arabada reyhan "lula hiç doyulur mu sevgiye?" dedi. biri ona "reyhan senin sevgiye bu kadar aç olmaman lazım." demiş. "öyle şey olmaz reyhancım," dedim, "sevgiye doymak demek, sevilmemeyi talep etmektir. ve kişi sevilmemeyi istiyorsa da sevmiyor demektir." durdu bir süre, sonra yağmur yağdı inceden. silecekleri çalıştırdıktan sonra "gözleri dönsün istiyorum beni görünce aşktan, bunu istiyorum." dedi. bir süre daha sessizlik oldu. ben çünkü düşünürken konuşamayan biriyim. konuşurken de düşünemediğim için hep saçmalıyorum sanırım. yine saçmalamamak için sustum. oysa diyecektim ki "içimizin en büyük çukuru sevgidir, aşktır, o çukur bir türlü düzlenmez. evet tıpkı o hikayedeki şeyh gibi.. ordaki şeyhin sarhoşluğu gibi. reyhancım, seni iyi hissettirecekse şayet ben en açım, hiç doymayan, hiç de doymayacak olanım. sevgi obezi olmayı talep ediyorum. evet, o derece.." ama ben pek tabii bu düşündüklerimin pek az bir kısmını söyleyebildim ona. söylesem de işe yarar mıydı bilemiyorum. işe yarar biri sayılmam ben çoğunlukla. en işe yaradığım alan annemin kavanozlarını açma dalında. kerpeten derdi annem bana eskiden. parmaklarım ince ama işe yarar diye. ne acıklı halbuki, bir dişiye kerpeten denmesi.. neyse, bak gördün mü reyhan, benim işe yararlığım bile hüzünlü.. hüzün en çok bana yakışıtığı için değil, hüznün içindeki çukuru bir tek ben doldurduğum için bunca beraberiz.. yoksa ilk sapaktan ayrılasım var ondan, bir daha hiç karşılaşmamayı dileyesim var, gördüğüm yerde karşı kaldırıma geçesim, adını duyduğumda da selam göndermeyesim var..

"sakla beni, bulmasınlar sabaha kadar" diyor şarkıda kadın. reyhan bak, o da aç.

neyse.. aslında ben neler anlatacaktım; neler neler... kaçan balık büyük mü hep? ya da ben kaçırdığım bir balığı büyüteçle arıyorum.. bulduğumda bir görüyorum ki, küçücükmüş aslı. evet evet, benim açtığım parantezler kurduğum cümlelerden daha çok yer kaplıyor. ve acı gerçek; benim gölgem aslımdan büyük. öyle günün belli saatleri de değil; her daim.. ben tam da şimdi çok küçük hissettim kendimi. çok çelimsiz. açık bir kapıyı kapatamıyorum gibi.. oysa derecelerim vardı, güç gerektiren alanlarda. hayranlıkla bakarlardı bana, o eller, o incecik bilekler nasıl açar o paslı kilidi diye..

ben ne çabuk yaşlandım ve yaşlılık ne de az yakıştı bana..