Pazar, Nisan 16, 2006

the end

lodos nerden eserse ordan geri geliyor masal. kaldığı yerden. adamı hala kadına sarılı buluyoruz bu karede. kuş biraz ilerlemiş, uçaksa izini bile bırakmamış. yaşlı adam, kördü evet ama aynı zamanda yaşlıydı da, işte o artık boncuklarla uğraşmıyor. doğuştan kör biri için çok uzun yaşadığını düşünüyor sessizce. dicey başka bir şarkıdan önce başka bir anonsun gerginliğini hissediyor. kedisiyse evin yolunu aradıkça daha çok kayboluyor. ve gamze.. babasının çenesindeki gamzeye gülümseyen çocuk..
"sen bu dünyaya mı aitsin/hayatın nasıl olduğu değil kimlerle olduğu/önemli dersin/göğe ara sıra başını kaldır bak öyleyse/kendine ait bir yıldız bulabilir misin/içinde hiç bir şey olmayan bir dünya özlüyorsun/hadi bir kaç şeyi daha atsak boşluğa/sevinir misin"
çocuğa bu şiiri okuyor kadın. onun neye gülümsediğini bilerek, kendi de aynı gamzeye tebessüm ederek. sonra başka bir coğrafyada, güney amerikada mesela, bir tarla dolusu kelebek göç ediyor. televizyondan belgeseli izleyen adam onların bu kadar uzun süre uçabileceğine inanmıyor. yine de kumandaya uzanmıyor. tarlayı kaplayan kırmızı-turuncu kelebeklere bakıyor. içerde sızlanan köpek tasmasını ağzına alıyor, gezmek istiyor. bir köpeğin kendi başına gezemiyor oluşu adamın canını sıkıyor. çelimsiz kelebeklerin kilometrelerce uzağa gidişini yeni izlemiş biri için normal diye düşünüyor yazar. tüm bunlardan habersiz bir iç ses yerleşiyor yazıya. ne belgesel izleyen adama, ne köpeğine, ne gamzeye gülümseyen kadına ne de yazara ait bir iç ses.. usul usul mırıldanıyor: "olmalı mı olmamalı mı..." diye.. "yoksa hiç düşünmemeli mi.." diye devam ediyor yolda yürüyen biri. ama iç sesten daha güzel sesi. koroda şarkı söylemişliği var sanıyor yazar. doğruluyor kadın, 3 sene çok sesli korodaydım diyor. sonra başka biri konuşmaya dahil olmak için yazara sesleniyor. yazar saçını beğenmiyor, belki başka masalda diyor. işler çığrından çıkıyor. iç ses müdahale etmek için doğruluyor. yazarsa ondan önce davranıyor.
the end

Cumartesi, Nisan 15, 2006

masal

sevgiye yıllık yazısı yazdım dün. bir boğaziçi üniversitesi yıllığında yazım var yani şimdi. aman ne güzel! halay çekip oynayalım. kendimle dalga geçersem başkalarıyla geçecek vakit bulamam. annem benle eğleniyor ama. "maaş falan aldığı yok.. elbiselerinin arkasına 'babam sağolsun' yazdıracak" diyor teyzeme. gülüyorlar. gülecektim ben de ama sonra vazgeçtim. en çok sevdiğim şeyleri sıralayabilirsem, becerebilirsem; yağmur sonrası kokusu dolacak içime. kırmızı bir bisiklet patika yolda küçülecek, küçülecek, görünmez olacak, bir adam karşısındaki kadına yalnız kendilerinin anlayacağı bir şey fısıldayacak, kadın sarılacak adama, adam kadının sarılışını daha çok hissetmek için gözlerini yumacak, ikisinin de görmediği bir uçak çook çook yüksekten geçecek, sevgilileri farketmeyen bir kuş uçağı sebepsizce takip edecek, yerel bir radyonun isimsiz diceyi sıradaki parçayı kendini terkeden kedisi için çalacak: 'back together', radyoyu dinleyen bir kör avuçlarındaki boncukları masaya koyacak teker teker, sonra tekrar alacak masadan, vakti geçirmek için, bir kız çocuğu babasının çenesindeki gamzeye bakıp gülümseyecek, o kız çocuğuna bakan bir kadın da gülümseyecek, çocuğun neye gülümsediğini bilerek, sonra lodos bütün bunları alıp başka 'an'ların yanına taşıyacak; geriye baş ağrısı kalacak, geriye sersemlik..

Perşembe, Nisan 13, 2006

protokolektif

saat 7'yi iki geçiyor. buçuğa 28 var. evet hesap yapabiliyorum çoğu zaman. babam işi bırakmamı söyledi dün sabah. babama inat falan değil, denk geldi daha çok. şef beni akşam haberine yolladı. ödül törenine. foto muhabir levent de vardı. üç dakikada bir "lula eğleniyor musun?" diye sordu. "yaa sorma(!)" dedim ben de hep. 12 gibi geldim eve. üstümü değiştirmeden oturdum, hediye gelen çikolataları yedim. bir üç beş derken kutuyu bitirdim sayılır. kendimi başka şeylere vermeliyim. uzak doğu sporları gibi, yamaç paraşütü gibi.. protokol koltuklarından uzak yerlere gitmeliyim. sevinç bir haber yapmıştı, balayı köyü diye. işte öyle bir şey lazım bana. iyileşme köyü gibi.. iyileşip döneceğim diye not bırakacağım telesekreterime. arkadaşlarım da oralı olmayacak. hep cepten arayacaklar, hiç mesaj bırakmayacaklar odamdaki telefona.. zaten babam da laf etmişti telefonu alırken: "bu zamanda telesekreter ne işe yarar?" diye. bu işe yarar baba. bir insanı mutlu etmeye mesela. ben telesekreter mesajlarıyla mutlu olabilen biriyim. "lulaaaa çok özledim seni.." ya da "lulacım, aradım ulaşamadım, bir ara dön bana." gibi.
sonuç itibariyle saat 7'yi onaltı gibi bir şey geçiyor. servise binip kulaklığımı takıp karanlığa karışacağım birazdan. ben var ya, işte lula, saçmalamamak için hep konserve yapacağım laflarımı.. bugün değil ama belki sonra kullanırım diye..

Cuma, Nisan 07, 2006

lula: kaldığı yerden..

"evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!"
ahmet güntan
insanların olur olmadık tespitlerde bulunması canımı sıkmaya başladı. kimseye hiçbir şey kanıtlamaya çalışmıyorum. siz memnun olacaksınız, iyi yazacağım diye annemle papaz olacak değilim. çemkirmiyorum da, az kaldı. ismini yazmadan atıp tutan herkese kızgınım. siz burda dilediğiniz gibi at koşturuyorsanız bu, kılıç kuşanabildiğim içindir. sizi tanımıyorum. tanımak istememek gibi bir inisiyatif kullanıyorum. elinizi eteğinizi elinizle eteğimi çekiştirme işinden çekseniz keşke.
elbiselerimi kesiyorum. başka şeyler iliştiriyorum üstüne, dikiyorum sonra. stres atıyorum sanıyordum ama büsbütün çileden çıktım bu son seferde. neyse ki sonuç iyi oldu. elime yüzüme bulaşmadı. kızgınım ama kime bilmiyorum. geçecek ama geçene dek sancısını çekmek bana düşecek.. bir kez m. bana şöyle demişti: "unutmayacaksın ama hatırladığında canın acımayacak eskisi gibi.." o belki bunu dediğini bile hatırlamıyor şimdi.. hatırlamak istemeyince unutur mu insan, hafızasını öteleyebilir mi? hayırsa bile her gün yediğimiz bir nane bu. unutmaya çalışmak. biri duymak istemediğimiz bir şey mi diyor, hemen unutmak istiyoruz. bir arkadaşımız yan mı çiziyor sinemaya.. ya da bazen hiç yoktan. sıkıldığımızda kendimizden. oldu bu bana. hala da olur ara ara. bahsetmek istemiyorum şimdi.
"senin bu kadar güzel giyinmen yasaklanmalı. dikkat dağıtıyorsun.."
dağılmasın dikkatler. sağdan gidersem hep, soldakiler rahat eder. merdivenleri ne kadar az inip çıkarsam o kadar az yorulurum. aşağı bakarsam tanıdıkları görürüm. selam vermeyince neden vermediğimi merak edebilirler. elbisemi ya da ensemdeki beni sorabilirler.. elbisemi ben diktim bense annemden yadigar.. benlerimi sayarsam çoğalırlar. tabi siz onlara sen demelisiniz. boş vakitlerimde dikiş diktiğimi kimse bilmiyor. dikiş dikmek için fazla güzelmişim. ama akıllı değilim yeterince gibi bir sonuç çıkıyor. üzülüyorum. zeka yüzde doksan anneden geçiyor. anneme kızmıyorum. ikiyle ikiyi ne zaman toplasam sonuç beş çıkıyor. hepsi benim suçum. hepsi sağı solundan farklı pabuçlarımın suçu.. suç cezaya uymuyorsa cezayı suça uydurmalı diye düşünmemeliydim esasen.. ben aslında kabuğuma geri dönsem.. uyusam uyusam uyandığımda güller açmış olsa karşı bahçede.. camı açtığımda kokuları genzime dolsa.. marmelat yapsam ben yine babanemle yan yana..
uyuyacağım şimdi. rüyamda deniz akkaya olmasın. ne o ne başka kadınlar benim rüyamda ayarmasın.. rüyalarımda başka kadınları ayartan erkekleri sevmiyorum. ve evet somut şiirler okuyorum..

Cumartesi, Nisan 01, 2006

bir bilseniz rengarenksiniz

rıdvan çekmiş bunu. yok hayır o rıdvan değil, gazeteden bu, foto muhabir. görünce dayanamadım. serinin tamamını istedim. yollayacak. balon fetişistiyim ben, en alengirlisinden.. burdan yayında emeği geçenlere teşekkür ediyorum, başta rıdvana sonra serbeste en son da şefe.. (haber müdürüm bir kaç gündür izinli, yoksa ilk teşekkür ona olurdu..) -hiç fotoğraf altı notuna benzemedi bu. büyüyünce benzer umarım..-

Perşembe, Mart 30, 2006

tek rakibim kayahan

çok melankoliğim bugün. tek rakibim kayahan. o derece. sabah kahvaltı vardı gazetede. sözde erken gelecektim. servissiz. olmadı. servise bile yetişemiyordum nerdeyse. 7 buçukta zor uyandım. takside topladım saçımı. toplanmadı ya neyse. kahvaltıya yetişemeyeceğimi bildiğimden atıştırmak için kepekli poğaça aldım. servisi gördüm ufukta, lakin yeşile dönmemişti ışık. şoför aradı beni. nerdeydim? görüyorum sizi ama karşıya geçemiyorum, ışık hala kırmızı dedim. çabuk ol dedi. ne demek istedi anlamadım. yeşil yanınca koştum. arka kapıyı açtı, bindim, oturdum. uyumayı diledim, beceremeyince gazete okudum. toplantıya apar topar girip serbestten sandelyesini istedim. vermedi mikrop. ben içerden almaya gitmeye yeltenince kalktı. ama bu sefer de istemedim. yazımı çok güzel bulduğunu ifade etti. "yazını çok güzel buluyorum. çok özgün" şeklinde konuştu. gülüyor musunuz siz de? evet bu sıkıcı lisan haberlere mahsus. öylece orda kalsın.. boyu devrilesice.. nergisle habere gittik. ritz carlton'a. şef beni biraz da bilerek yolladı. biliyor aslında öyle toplantıları sevmediğimi.. ürün tanıtımı vs.. ama kahvaltılıymış. acıdı kahvaltı edemedim diye. ben de onu üzmemek için gittim habere. nergisle. üff gerisini anlatmak istemiyorum. öfkeyle kalkan zararla oturur. taksici sahte para verdi. oysa naziktim nergise karşı. neyse. önemi yok şimdi. bloody saturdayi sormuş canavar. merak edilecek bir şey değil. bir kadının hamile olduğunu öğrenmesi gibiydi. bir ağlayıp açılacaktım. ama ayarım şaştı. önce açıldım sonra ağladım. pek isabetli olmadı. şef beni şefkatle yanına oturttu. teselli etti. izin verdi. hem cumartesi öğleden sonrası için hem de pazar için. emre sordu sonra "baban kim senin?" gülümsedim. cumartesi geçmişti salıydı günlerden. önemli biri değil babam, tanımazsın dedim. "o zaman annen.." dedi. hayır dedim. "bendeki cevheri hemen anlıyor insanlar siz hariç" dedim önderle ikisine. güldü emre, "bu gazetenin ve hatta haber merkezinin tam da senin gibi birine ihtiyacı vardı, değil mi önder?" dedi. güldük beraber. ben biraz mahçup.. bugün yine çok takıldılar bana. biri daha var. ama çok isim vermek istemiyorum. aklınız karışacak. işte o kişi de benim beraber habere gittiğim kişilerin aklını aldığımı söyledi. kimliğini unutuyormuş benle habere giden.. ne denir bilemiyorum. o yüzden susuyorum. ama şefe susmayı beceremiyorum her zaman. masama geldi, bu ne diye sordu. telefon dedim. yandan bir gülüş yerleşti yüzüne, hadi ya, dedi. ah pardon diye utandım. ne marka dedi, ben de hala akıllanmamış gibi, samsung dedim. bu sefer güldü.. okuyabiliyorum biraz dedi. ben daha çok mahçup oldum.. "ben.. afedersiniz.." dediysem de o gülmeye devam etti. güzelmiş telefonun, modelini merak etmiştim dedi.. söyledim, e 760 dedim. sonra gülerek uzaklaştı. seviyor beni.. ben de onu. en çok haber müdürümü sonra şefimi.. hiyerarşik bir sıralama gibi dursa da değil.. ayşegülü seviyorum sonra.. şeften sonra o gelmiyor misal.. aman allahım ne saçmalıyorum ben.. kimse durdurmuyor beni, hep ondan..
neden melankolik olduğumu anlatacaktım aslında ama sustum bir kere..
konuşamam..

Çarşamba, Mart 29, 2006

bloody saturday için son söz

beni sevmeyenler olacak elbette. sevmediklerim de. ama düşünmemek istiyorum bunu. mümkünse düşünmek için gerekli olan uzvumu süresiz izne yollamak, aklını başına devşirene kadar dönmemesini sağlamak istiyorum. cumartesiler uzamayacaksa pazartesiler, salılar hatta perşembeler bile kısalsın istiyorum. isteklerimi dilek şikayet kutusuna değil de mektupla cumhurbaşkanlığına yollamak istiyorum. veto edeceğini bilsem bile.. politika yok. yapamam zaten. bugün güzel bir gün olabilirdi. dün gibi. ama olmadı. dün ayşegülle habere gittik beraber. şef beni seviyor. belli de ediyor. üzüleceğim diye korkuyor sanırım. sevgisi ordan. nevrotik buluyor belki de beni herkes gibi .. mühim değil. nergis (takma adı bu onun) de sevmiyor beni. 1 okur da. m. de.. ama en çok ben sevmiyorum kendimi. kendime sunacağım bir sürprizim olmadığı için galiba. bugün erken çıktım. sahaflara uğradım. alacağım birkaç kitap vardı. onura rastladım. insanların gözleri parlıyor gazetede olduğumu söylediğimde. hele bir de haberim çıktı deyince, cidden önemliyim sanıyorlar. oysa gazetede bana sosyete diyorlar. pek önemli bir duruşum yokmuş gibi. iyi yazdığımı inkar etmiyorlarmış ama.. elit bir üslubum varmış, aristokrat.. her fırsatta eğleniyorlar benle. hele sevinç diye biri var. epeydir gazetedeymiş. işte o beni çok beğeniyormuş, imajmeykır diyor beni ne zaman görse.. seviyolar beni gibi. nergis hariç. bense umursamıyorum onu. neyse. hale nergisin beni kıskandığını iddia ediyor. 3 haberim çıktı, biri manşet. sayfa manşeti. bunun dışında şef bana ayşegülle bu kadar takılırsak çok sıkı dost olacağımızı ama iyi gazeteci olamayacağımızı söyledi. ama her fırsatta nasıl olduğumu sorarak. kötüyüm desem vazgeçecek, söylemeyecek. ağlama krizine falan girerim diye korkuyor sanırım. geçtiğimiz değil bir önceki cumartesi olanlardan sonra böyle oldu. ama anlatmak gelmiyor içimden pek. olduğumdan daha aciz, daha ağlak durmak istemiyorum. en ağlak, en depresif ben olabilirim ama yine de duymak istemiyorum bunu. denizkızı merak ederse anlatacağım zira diğerleri biliyor hadiseyi. bilen bilmeyene anlatmasın. bir anlatıcı yeter bu sayfaya. bir bile olamıyor çoğu zaman. "katılaşıyor.." eksik ve parçalanmış yanlarını hiçbir uhu yapıştırmıyor. böyle aniden ahmet altan kesiliyor. ucuz cümleler sarfediyor. şefkat beklediği için. hep bu yüzden. şimdi hatırladım denizkızı da biliyor "bloodysaturday"i. nasıl ağladığımı. nasıl teselli edildiğimi. neyse. burada kesiyorum. bıçak sırtıyım ben. bir bütünü en anlamsız yerde kesmeye yeltenen..

Cumartesi, Mart 25, 2006

istemek ve basarmak

beş buçuk. karnım ağrıyarak uyandım. hep o devil's food denilen pastanın yüzünden. bu sefer değil annemlere kendime bile yaranamadım. geçen sefer çilekli bir pasta almıştım boğaziçi pastanesinden. burun kıvırmıştı herkes. babam ertesi gün nispet yapar gibi en alasında bir çilekli pastayla gelmişti art cafe'den. içinde çilek tarlası var gibiydi. peki, demiştim, bir daha jest mest yok size. ama dün dayanamadım. bu sefer panexten çikolatadan mürekkep bu şeytan şeysini aldım. ama noldu? ben servisi hazır edinceye dek (eve 10'a doğru geldim zaten) herkesler uyumuş oldu. ablamla ben vardık sadece. bir de televizyondaki hitchcock filmi. berbat bir oyunculukla boğuluyordu çirkin ve sevimsiz kadınlar. ama katil çok daha çirkindi, sırf yüzden maktuller güzelmiş gibi görünüyordu. göz yanılsaması hepsi. güzel ya da çirkin yok zaten bence. kıyas var. istemsiz kıyas. misal içimizde böyle bir düşünce yok, ama gözün gördüğü her şeyi kıyaslıyor beyin. biri diğerinden daha kırmızıysa elmaların hep bu yüzden. biri daha güzelse kadınlardan yine bu yüzden. umutsuz ev kadınlarında, o kızıl olan bree olmasaydı, diğerleri de pekala güzel sayılabilirdi mesela. örnekler çoğaltılabilir. çoğalan örnek ne işe yarar bilemiyorum ama. bugün sempozyumdaydık. önder ve ayak bağı olarak ben. işi öğreneceğim ya sözde. sızmaktan başka bir şey beceremiyorum panellerde ve sempozyumlarda. bilmemkimi ayırma gözünün önünden diyor önder. ama benim göz kapaklarım kapanmaya meylediyor ilk fırsatta. uyanık olmam gerek. ne utanç verici. uyanık tutmaya çalışıyorum kendimi. not düşüyor önder defterime "uykun mu geldi?" diye. hiç gitmedi diyemiyorum. "gece bir türlü yatmadığımdan, sabahları kalkamıyorum, uykumu alamıyorum hiç.." oysa origamiden vakitler yapıyorum kendime. eve gelir gelmez uyumamak için.. dikiş dikiyorum örneğin. dün gece böyleydi. ama sabah diktiğim şey çok yabani göründü gözüme. böyle pokahantas gibi.. ne tuhaf; yatmadan evvel o kadar beğenmiştim halbuki, işe giderken giyerim gibi gelmişti. yanılmak ne sıkıcı. yanılmamak da sıkıcı belki ama en azından bir haysiyeti var. istedim ve başardım gibi. hırstan nefret ediyorum. körü körüne olanından. Bir süre sonra niye istediğini unutmaktan. hırslı biri değilim. olmadığım için nefret etmiyorum ama. başka sebepler. olduğundan küçük gösteriyor bir kere insanı. olmadığı kadar sevimsiz bir de. boş verin aslında. hırstan bahsetmek istemiyorum. düpedüz mutluyum bu ara. bundan bahsetmek istiyorum. dün hale aradı. üzgündü. teselli edebilme yeteneğim yok benim. hiç olmadı. ne zaman kendimi teselli etmeye yeltensem hep ağırlaştı vakam. daha beter oldum. daha umutsuz. ben kendi açığını en çabuk yakalayan insan olmalıyım. bir de en acımasız eleştiren. kendini sevmek için hep çok fazla didinen. haber müdürüm kendime haksızlık ettiğimi düşünüyor. öyle dedi birkaç sefer. belki de. bilmiyorum. düşünmüyorum da bunu. bugünü düşünüyorum. cumartesiler 36 saat olsun istiyorum. pankart açmak, manşet olmak istiyorum. istemek ve başarmak, ne tuhaf sözcükler. güzel güzel sigur rós dinliyorum. güzel güzel.. karnım ağrımıyor atık. müsade istiyorum. tüm başaramadığım isteklerden.

Çarşamba, Mart 22, 2006

kalbimiz adımızdan önce gelir

başa döndüm. en başa değil ama ortalara bir yere. işte kısa cümlelerim ve ben. kaldığımız yerden devam ediyoruz. kardeşim öksürüyor. üşütmüş. evet yine. her 3 ayda 8 kere üşütür kardeşim. önlemini almamız da mümkün olmuyor. maç yapıyor. terliyor. kramponsuz yolluyoruz ayağını incitiyor. çocukken söz geçirmek çok kolay. bütün dünyaya meydan okuyor. büyüdükçe cesaret kırılıyor. başka şeyler. başka şeyler. söylenmemiş, bakir. neden bakire değil? bana baktığında ilkbaharı görüyormuş. öyle diyor. ama bu başka bir konu. rüyamda m.yi gördüm. güzel yeşil bir kazak giymişti. beni geniş güzel bir salona alıyordu. kapının orda durup geçmemi bekliyordu. bana kızgın değildi. ya da kırgın. incelik hissettim. saat çalmaya başladı. uyandım ama uyanmadığıma inandırmak için kendimi, yastığa gömüldüm. işe yaramadı. kalktım. yüzümü yıkadım. giyindim. lacivert giyindim. kızıl olabilseydim, dedim, daha bir yakışsaydı laci bana.. her gece ertesi sabah erken uyanıp yürümeyi kuruyorum kafamda. hiçbir sabah gerçekleşmiyor bu. bu gece daha mantıklı şeyler kursam iyi olacak. gerçekleştirip sevinebilmek için. misal 2 dakika erken hazırlanıp allık sürebilirim. yanaklarımı pembeyken seviyorum. ya da çiçek alabilirim gazeteye giderken. içimi açacak cinsten. evet bu beni ait kılabilir. ait olmalıyım. ait olmalıyım derken kastetiğim buydu. kalemlik, fincan, çanak çömlek.. masamda böyle şeyler bulunmalı. ben yani. ben orada var olmalıyım. güzel. bu iyi oldu. fincan ve kalemlik ve birkaç kırtasiye malzemesi daha.. mutlu olmalıyım. küpelerim büyük diye çekinmemeliyim. muhabirler büyük küpe takabilir. gazetede nefes almak için dış kapıya çıkmak gerekiyor. içerdeki hava hep sahte. ve niyeyse bana hep ikinci elmişim gibi hissettiriyor. soluduğum havayı çoktan birileri içinde gezdirmiş gibi. bunu düşünürsem çalışamıyorum. düşünmezsem düşündürecek bir şey muhakkak çıkıyor karşıma. ara ara çıkıyorum. kartımı okutup. gün içinde nereye kaç kere gittiğimi söylüyor bilgisaray. big brother. sürekli takip ediliyormuşum hissi. ya da bardağın dolu tarafı, göz kulak olmak. gazetede kaybolmayayım diye.. kafetaryada da kart okutuluyor. ne yediğimizi de bilmek istiyorlar sanırım. sorun değil. hep çay ve çikolata.
.
devam edecektim ama saat 00:40. uyuyup uyanmalıyım daha..
..
bir arkadaşıma "ben haber müdürümü çok seviyorum, sen de sev olur mu?" dediğimde tanımadan sevemeyeceğini söylemişti. işte bu yüzden onla şöyle bir anlaşma yaptık, ben her gün haber müdürümden bir cümle yazacaktım ona. 1 ay sonra sevip sevmediğini söyleyecekti o da. bekliyoruz bakalım. aklıma da şimdi bu cümleler geldi, bana söylenmiş..
"çok çabuk, çok kolay ele veriyorsun kendini. hemen anlaşılıyor kızgın mısın, sinirli mi.. komik mi buldun anlatılanı yoksa acıklı mı geldi.. yüzün çok şeffaf.."
böyle bir şeyler..
.
şimdilik böyle.

Cuma, Mart 17, 2006

sokağın hafızası zayıftır

bugün eve dönerken yine pek çok saçma şey düşündüm. ama önce sabahı anlatmalıyım. ne anlatacaksam. yine girişte kartım işe yaramadı. yine geçici kart verdiler bana. ben de yine mızlandım.. sonra çok yorulacağımı bilmediğim iki habere gittim. sonra gelirken yolda uyumayı denedim. doktoru arayıp geç kalacağımı söyledim. bu da işe yaramadı. randevumu çarşambaya aldı. bu cümleleri kurarken aklıma hep haber müdürümün lafı geliyor: "kısa cümleler lula. kısa. eve gidince kısa cümlelerle gününü anlatmayı dene.." şaka gibiydi. hatta arsız bir sırıtış yerleşmişti yüzüme bana bunları deyince. ama tabii o bilemezdi benim niye sırıttığımı. ben ezelden beri kısacık cümleler kuruyordum. şebnem ferah o albümü yapmayı düşünmemişti bile daha.. ama işte ben, bu kısa cümlelerin sahibi, gazetede destanımsı şeyler yazıyordum. tamamen sıkıntıdan. sıkıntıdan yaptığım başka şeyler de vardı...
geçen akşam üstü işim bitmiş bir arkadaşımla kısa, bakın altını çiziyorum, kısa cümlelerle mesajlaşıyorduk. sonra bir baktım arkadaş gitmiş. mail attım. şöyle:
"subject: sinyalden sonraki mesaj
nereye kayboldun? neyse mühim değil. ben de çıkıyorum birazdan. can sıkıntım ve ağrıyan başımla.."
tamam buraya kadar her şey iyiydi. bundan sonrası da iyiydi aslında. ama ertesi gün sent mail dosyasına bakarken bu maili gördüm. ama arkadaşıma gittiğini göremedim. şefe yollamışım. birden yüzüm kızardı, karnımda sancı, ayaklarımda kaşıntı peydah oldu. ne salaktım ben. en salak...
böyle şeyler işte, gün içersinde başıma gelenler. saçma ve sapan. anlamsız ve gelişi güzel. hani bahsetmiştim bir kez, beni görünce asıla asıla el sallamıştı servisinden. işte o bana dedi ki geçen gün, sen başak burcusun. nerden bildin dedim. çatlaksın, ordan bildim dedi. bozuldum ama bir şey demedim. yoo hayır kötü değil dediğim dedi. dengesizmişim ama bu beni çok güzel yapıyormuş. misal, saçımı beğenmediğini söyledikten sonra bambaşka bir konuşma içersinde birden oraya dönebiliyormuşum. senin burcun ne, yay mı? mm o zaman koç.. boğa mı? hiç anlaşamam boğalarla. annem boğa. ama kimse annesiyle anlaşamaz zaten, bu bir ölçü sayılmaz. hadi gel saçımı toplayalım. işte bu benim dengesiz olduğumu gösteren bir diyalogmuş.. neyse. neyse. neyse. se. se. se.
bugün eve dönerken içimde her zamankinden dediğim sıkıntıyla, sevebileceğim şeyleri düşündüm. üşümemeyi seviyordum. ellerimi cebimde değil birbiri üstüne getirerek göğsümde tutmayı seviyordum. karşıya geçmenin zor olduğu bir caddede bana yol verilmesini seviyordum. bunu herkes sever sersem. herkesin sevdiği şeyleri sevmeyi seviyordum. müzik dinlerken eşlik etmeyi seviyordum. yalnızken dansetmeyi seviyordum. dansederken güvenlik görevlilerini beni izlerken görmeyi sevmiyordum ama sevdiğim bu kadar şeyi bulmuşken bunu önemsemedim. çantamın içini görmeyi sevdim mesela en son. dayanamdım fotoğrafını çektim. güler yüzlü çalışanları da seviyorum. asansörün kapısı kapanmak üzereyken ayağımı uzatıp kapıyı tekrar açmayı seviyorum. koşup hızımı aldıktan sonra granitin üstünde kaymayı seviyorum. ayşegülle konuşup gülmeyi seviyorum. onun benle konuşma şeklini de seviyorum.. bir köşe yazarıyla tanışmamın ardından:
ayşegül: söyle bakalım nasıl böyle kendine güvenlisin sen?
lula: ben aslında çekingenimdir.. (söylediğine şaşırmıştım cidden)
ayşegül: ne zamanlar? uyurken mi?
lula: (gülmeler)
neyse. lafı yine çok uzattım. gazetecilik, dedim, gelirken birine, evlilik gibi sanırım, ilk elli yılı zor geçiyor, sonra alışıyor insan.. gülmedi. bir iki yıl dedi. sonrası kolaymış.
son olarak çok sevdiğim, deli olduğumu düşünmeseler sarılıp öpüp yanaklarını sıkacağım haber müdürümden bir söz:
"sokağın hafızası zayıftır"

Pazar, Mart 12, 2006

gerçeğin çölüne hoş geldiniz

biraz lüzumsuz algılıyorum her şeyi. en başta kendimi. şimdi bu yazıyı bile tüm aile fertlerinin arasında yazıyorum. babam kardeşime yat diyor, o da daha erken, biraz daha dolansam ortalıkta diyor.. bense içim sekiz bin parça düşünmek için bile bir araya gelemiyorum. ayağımın tekinde "you", tekinde "me" yazıyor. ikisi birbirine bir türlü değmiyor. annem. evet hep o. içimi kemiriyor. ben büyüdüm oysa. içimi başkalarına yasak edebilecek yaştayım. ama niye beceremiyorum? akşam beni aldı akmerkezin önünden. bir ton söylendi. beni almasını istememiştim halbuki. taksiden yaka paça indim. taksici de söylendi bana. bozuk param yok diye. bozuk biriyim ben yeterince dedim. param olmasa da olur. şoför oralı olmadı. hangi takımlısın sen dedi. fenerbahçe dedim. sesi kesildi. beşiktaşlıyım ben diyene kadar 36 saniye sustu. sonra ben sustum. hala susuyorum. annem niye hiç susmuyor? sussa bile içimden içimden konuşuyor? abarttığımı düşünüyor ablam. başkaları da. iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde anneme bağlıyım sanıyordum eskiden. yalanmış. içim de dışım da anneme bağlı. kocaman bir tasma var boynumda sanki. yine sıkıldı canım. yine en orta yerimden bölündüm.
.
mondragon dua ediyor. ekranda. hiç dua eden bi yahudi görmedim sahada. niye böyle bir şey geldi aklıma? aklımı tatile yollamak istiyorum. ücretsiz izinli olsun. aklım varken canım çok sıkılıyor. yokken sıkılacak kadar basmıyor nasılsa kafam.. gazetede leonard cohen çalıyordu sanırım. hayal meyal geliyor aklıma. kim çalıyordu acaba?
.
düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşün içinde yer edinmeliyim. gerçek değil hep hayal olabilmeliyim.
.
(daha sonra devam edebilirim belki.)

Çarşamba, Mart 08, 2006

üstüne üstüne 'basın'

gazeteden bir fotoraf işte. önder yollamış sabah mail adresime. o çekmişti zaten. masası yanımda. ama akşam üstü şef dolanırken etrafta, yanıma uğrayıp, resmini aldın mı dedi. resim? diyerek suratımı buruşturdum. evet, fotoğrafını dedi.. a evet aldım dedim ama bir anlam veremedim. meğer önce şefe yollamış önder yanlışlıkla. neyse. aslında ben başka şeyler anlatacaktım. yeni geldim sayılır eve. ama karnım burnumda. gelince annem oturttu sofraya. özene bezene yemek yapmış, ki epeydir pek isteksizdi bu hususta. oturdum ben de. gelirken bambide dürüm yedim diyemedim anneme. ve kalp kırmayıp göbek yapan, aileninizin en gönüllü günlük yazarı, a günlük demişken bugün şef yardımcısı yazdığım şeyi okuyup bana neler yazdığımı sordu. hiçbir şey dedim. deneme? dedi, kafamı sağa sola salladım. baktım ısrarlı, günlük tutarım dedim. devam et o halde dedi. bir de beni film festivalinin basın toplantısına yolladı. istiyorsan gidebilirsin elbette dedi. ama ben olay yerinde duvar sarmaşığı rolünü üstleneceğimden bihaberdim. beraber gittiğim kızı herkes tanıyor ve seviyordu.. alin taşçıyan burnunu sıkıp nerelerdesin diyordu ona.. banaysa kimsenin baktığı yoktu. yeşim tabak vardı. ben ona bakıyordum ama o sanırım başka bir yere..
.
neyse.. kısa ve ayrıntısız oluyor, farkındayım. oysa başka şeyler diyecektim. belki yarın..

Pazar, Mart 05, 2006

24 yaşından sonra hayır dedim

dalgın nazarlarla tavana baktım sabah. öyle her zamanki gibi, kedi gibi fırlamadım yataktan ve uykumdan. genelde öyleyimdir. birden ve kesin uyanırım. uyumak istesem bile beceremem çoğu zaman, yatakta dönüp dolanırım. başaşağı, yüzükoyun.. bu tür manevralar pek işe yaramaz ama yine de düzenli olarak denerim. fakat bu sabah başka bir şey oldu. tavanda bilmediğim bir şeyin gizini çözecekmişim gibi, sonuca değil ama sonuncu soruya yaklaşmışım gibi.. anlatması güç ama ben bu sabah melankoliden uzak olmama rağmen kayahan gibiydim. -benim lügatimde küfür gibi bir şey bu. kayahan sevenlerden, en başta annemden özür diliyorum.- uyanıp uyanmadığımı yoklamam gerekirdi belki ama rüyasında tavana bakan biri olamaz diye düşündüm. kalktım. tavanı yere alabilsem keşke, bakması daha kolay olur diye geçirdim içimden. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. saçıma baktım. sadece baktım. toplamak için daha uyanık olmalıyım. geri döndüm. tavanı yokladım. bıraktığım gibi beyaz ve sessizdi. ne giysem dedim içimden her sabah gibi. ama pazar sabahları, hele de erken saatte pek bir çekilmez oluyor bu soru. yine de badem pabuçlarıma özel giyindim. çok sevdiğim bu ayakkabılar görünsün diye de kısa paça pantolon giydim. ama n'oldu? severek evlendiğim, sağı solundan farklı pabuçlarım ayağımı vurdu. ve paçam kısa olduğu için de ayakkabıyla ayağım arasında oluşturduğum tampon bölge halka arz edildi. böyle olur bana hep zaten. neye özensem kafamda patlar. dışarda sadece ben vardım. ben ve yarım saat sonra ayağımı vuracak pabuçlarım. bir de bugün çok değişik bir şey keşfettim kendim hakkında. belki tavana fazla baktığım için bilincim açıldı. uyuyordu uyandı.. belki tavanım çok esrarengiz bir kapı gibi, algının sonsuz okyanuslarına açılıyor belki.. saçmaladığımın farkındayım. fikri olmayanın zikri olmaz ama. işte bu yüzden fikri saçma olanın zikri de böyle olmak zorunda.. her neyse, ne diyordum, evet, tavan, bilinç, algı.. bugün gittiğim bir haberde, haber olamayan şeylerle ilgilendiğimi farkettim. misal haber 30 kadar çifte resmi nikah kıyılmasıydı. ama ben ne yaptım? bu çiftlerin hepsi zaten dini nikahlı olduğundan, bir çoğu çocuklarıyla gelmişti. ben işte bu çocukları fotoğrafladım. onlara bakındım.. punctum denilen şey buydu belki. senin kafan farklı çalışıyor dediğinde küfür etmiyordu belki de arkadaşlarım, bunu demek istiyorlardı. haberden dönünce sordular, ne vardı diye.. pek bir şey yoktu dedim. aslında çekinmesem diyecektim ki: "birbirine benzeyen, ucuz ve bayağı gelinliklerimsiler içinde kimi sekiz kimi 2 çocuklu kadınları izlerken kanım dondu. tıpa tıp aynı giyinen damatlardan bahsetmiyorum bile. onlar gelinleri anlamlı kılacak derecede acınası." böyle laflar etmemek için sıktım dişimi. öyle ki haberi teslim ettiğimde manşetimle gurur duyuyordum: "8 çocuktan sonra evet dediler" bence güzel. yani ilgi çekici. şef de beğendi zaten. bense kendi içimde, tavanımla hesaplaşacağım anı düşünüyordum. hayır diyecektim ona. üstüme üstüme gelmesindi bir daha. ben yine yataktan fırlar gibi kalktığım sabahlardan istiyordum. menopozlu kadınlar gibi aklım dumanlı uyanmak istemiyordum. evet. duysun diye sesli olarak tekrarlamam gerekecek. yatmadan evvel, üç kere.
.
hayır. hayır. hayır.

Cumartesi, Mart 04, 2006

plazaların obi wan kenobisi

ne anlatacaktım, ah evet, yaptığım gösteri. gösterimsi daha doğrusu. geçen sabah servis beklerken metrositinin önünde, aynı zamanda müzik de dinliyordum. razorlight'ın vice'ını. aslında albümü dinliyordum ama sonra bu şarkıyı tekrara alma cesaretini gösterdim niyeyse. sonra birden farkettim ki herkes bana bakıyor. volta atarken adımlarımı sıklaştırmış ve dahi sekmeye başlamışım. kafamda obi wan kenobi hırkamın kapüşonu olduğu için ve de güneş gözlüğüm, pek seçilmemişimdir umarım diye geçirdim içimden. zira her sabah aynı yerde bekliyorum. ama sanırım o obi wan kenobi hırkamı üst üste giydiğim için artık daha da tanınır hale geldim.. "a a bak geçen sabah burda danseden kız.. evet evet hani şu hırkasının kocaman şapkası olan .." gibi. böylelikle kafalara daha net kazınmış olduğumu da her şey gibi geç farkettim. misal daha yere yakın renkler tercih etmeli, kamuflaj desenli montlar giymeli, delireceksem hiç değilse makul bir tarz sergilemeliydim. ama ben her zamanki gibi, mümkün olanın namümkün kıyısında gezindim. peki kimin umrunda? neyse..
.
bu sabah çok çetrefilliydi benim açımdan. servis beni hasta etti. telefonumun şarjı bitti. ve ben sıkılmış bir canla gazeteye gittiğimde şef bana "senin bugün ne işin var, izinlisin" dedi. kulaklarımdan dumanlar çıkıyor dememe gerek yok sanırım. "ama madem geldin akşam bir habere yollayacağım seni." dedi. akşamı beklerken bol bol sıkılan ben akşam üstü, canıma tak ettiğine dair sinyaller verdim. oflamak gibi, telefonda çene çalmak gibi.. -e madem izinliyim- akşam olmasına çok az kala "hadi evine git" dedi.. vazgeçmiş anlaşılan. olsun, yine de sevindim. o habere git, gazeteye gel yaz.. eve dönmek hem de özel araçla, iyi geldi. seviyorum ben bu şefi. neyse işte. bugün bir de şarj krizi yaşadım. birinin (o kendini biliyor), tabiriyle plazada. samsung telefon kullanan birileri olmuyor pek. bunu öğrenmiş oldum. ayrıca herkesin iki telefonu var. niye anlamıyorum. herkesin elinde iki telefon. beynim döndü. ben birine bile bakamıyorum, piline bilhassa.. olur olmadık duruyor, ortada bırakıyor beni. ama yine de seviyorum.
.
araştırmacı gazeteciniz yazısına burada nokta koyuyor. daha uyuyacak, rüya görecek, rüyasında işe geç kalacak, koşturacak. sonra gözünü bir açacak ki daha vakit, vakitler var.. o fazla vakitleri origamiden kuşlarla süsleyecek..
.
müsadenizle..
.
a bu arada denizkızı, seni tanıyor muyum? tanıdık bir tebessümün var.. en sevdiğimden..

Perşembe, Mart 02, 2006

yarının manseti.. simdiden

evet efendim. günlerden perşembe, aylardan nisana 3 var. hayat biraz hınzır ama çokça hızlı olduğu için bunu düşünecek vaktim olmuyor. gazetede çalışmanın iyi yanı da kötü yanı da ertesi günün olaylarını bugünden tüketmek. hani bunca zaman hayatın dününde olan ben, iki kocaman adım atmışım gibi. artık hayatın değilse bile hayattakilerin bir adım önündeyim. oh değil. canıma falan da değdiği yok.
.
- hırslı mısındır?
- hayır, hiç değilimdir..
.
julideyle tanıştım bugün. daha doğrusu yemekten sonra merdivenlerde ayşegülle kırıtıyordum. biri geçti önümüzden. şımarıklığım üstümde olduğu için atıldım: "merhaba, ben lula.." gülümsedi, "ben de julide.." aniden şimşekler çaktı beynimde. gök gürledi ve yağmur yağdı hatta. hayranınızım dedim. gözleri parladı. şu haberinizi şöyle bu haberinizi böyle sevdim derken çay falan içtik. benim teslim etmem gereken haber masamda beni beklerken ben evet böyle hayranlık ettim. sonra ama filmlerdeki gibi son dakkada en afilisinden bir iş çıkarmanın heyecanıyla plazanın merdivenlerinde sektim. kartımı okuttum. slave to the wage klibi gibi durmamak için kalabalıktan sıyrıldım. cam kenarına oturdum. müziğin sesini açtım. yandaki camdan biri asıla asıla el salladı. kimdi bu hatırladım. sesi yankılandı beynimde "çok sevdim ben bunu be.." ya da "ne güzel şey ya bu."... ben de el salladım. sakinleştik. yol başladı. eve gelinceye dek düşünmek için dönüş yolunu beklediğim şeyleri düşündüm. yeterince düşünmemiştim ki geldik. sabah bıraktığım gibiydi sanki her şey. kaldığım yerden devam ettim. biraz daha aç biraz daha yorgun. asansörü kullansam iyi olur diye geçirdim içimden. kendime bademli bir şey alayım mı acaba diye düşündüm. almadım. ayakkabı aldım onun yerine. badem gibi..
.
bu kadar değil ama uyumam gerek takdir edersiniz. erken kalkıp erken yatan biri oldum ben, evet.
.
a bu arada rica etsem hatırlatır mısınız? size bu sabah nasıl bir gösteri yaptığımı anlatacağım. ama şimdi gözlerim esniyor.

Çarşamba, Şubat 22, 2006

babanızla barışmak için 2'ye basın

- yapı krediye hoşgeldiniz... kredi kartı için 8'e bilmemne için 1'e..
- dııt
- şunun için bire, bunun için ikiye..
- dııt
- ödeme için bire, hesap bildirimi için ikiye..
- dııt
...... aaaAA! bağlanmıyor bir yere.. sonra kardeşim üstün zekasıyla bana yol gösteriyor.. kayıp ve çalıntı için olana bas.. ordan müşteri temsilcisi çıkar..
dediğini yapıyorum. çıkıyor da temsilci. ama kulaklarından dumanlar çıkan kadın, yanlış yerdesiniz. tekrar menüye dönün diye azarlıyor beni.. ben de kardeşimi.. başa döndük iyi mi?
- yapı krediye hoşgeldiniz.. blah blah..
- dııt
- ....
- dııt
- görüşmeniz kayıt edilecektir, kabul ediyorsanız bire etmiyorsanız ikiye basın.
- dııt
- tüm müşteri temsilcilerimiz meşgul..
- (berbat bir müzikle sıkılmalar)
- iyi geceler, ben bilmemne nasıl yardımcı olabilir?
- merhaba, kredi kartımı bugün kullanamadım, yetersiz bakiye dedi kasada. nakit ödedim aldığım küpeleri. (seste hiç hoşuma gitmedi tonu)
- atm'den mi ödemiştiniz borcunuzu?
- işin aslı babam ödedi. yani ödemiş olmalı. biz 4-5 gündür konuşmuyoruz da. küsüm ben ona. (kardeşim benim deli olduğuma dair şeyler geveliyor)
- kart numaranızı alabilir miyim lula hanım?
- elbette..
- borcunuz ödenmemiş görünüyor lula hanım.
- ödenmemiş mi? nasıl? biliyorum onunla konuşmam için yapıyor bunu.. (incinmiş ses tonu)
- başka yardımcı olabileceğim bir konu var mı?
- hayır teşekkür ederim. (neden kapatmaya meyilli herkes telefonu suratıma?)
...
tanımıdağım biri bana babasıyla küs olduğunu anlatmak istese dinlerdim. bu hassas bir konu çünkü. şimdi camdan bakıyorum ona. yanında mustafa amca. siyah takım giymiş babam. beyaz gömlek. babama takım elbise çok yakışır. ama küs olduğum için bunu söylemek istemiyorum. beni üzdüğü için hatta, kot pantolon hiç yakışmaz babama demek istiyorum. nasılsa ikisini de duymuyor.
.
12:21. yanında lokum olmayan bir fincan türk kahvesi. bu yersiz editi kahve için mi yapıyorum bilemedim şimdi. belki ortadan biraz fazla şekeri için. dün walk the line'a gittik. aslında kardeşim başka filme gidelim dedi ama ben ısrarcıydım yine. berbat bir salonda izledik filmi seansı için. yine azar işittim. bu memlekette ters giden her şeyin sorumlusu benmişim gibi. elektrikler mi gitti, benim suçum.. ya da başka her şey.. filme girmeden evvel bir arkadaşım aradı. görüşebilir miyiz bugün dedi. 4 gibi gelebilir misin buraya? dedi. ben iptal ederim hastaları da dedi. tüm bunları derken ben düşünüyordum. -yine hindiliğim üstümdeydi- tamam, dedim, tamam, nişantaşına gelince ararım seni. aradım da. 4buçuk gibi geldi. üşüdüğüm için içeri geçmiştim o sırada ben. yarım saat rötar yaptığı için özür diledi. mühim değil dedim. pazar günü doğum günümdü, arkadaşlar ufak bir sürpriz hazırlamışlar. çıkmam gerek dedim, bari bir 10 dakka dur dediler dedi. o sırada ben, onu beklerken aldığım kitapları inceliyordum. elimde ahmet güntan'ın mahkeme kitap'ı vardı. iyi ki doğdun dedim. kitabı ona verdim. sever umarım. ve bunun dışında eve geldim, sıkıldım. gece snow falling on cedars'ı izleyecektik. ama ben yine sonuna dek uyanık durmayı beceremedim. parça bölük izlemekten nefret ederim aslında.. bu gece yine baştan izleyeceğim bakalım.. ve ablamı çok özledim.
hepsi bu.

Pazartesi, Şubat 20, 2006

veneer

saçım uzuyor. cefadan uzayan tırnak değil miydi? yine tepe taklak oldum ben.. içim kuzey kutbu. dışım yok zaten. saçtan ibaretim gibi. oysa sabah "bugün güzel geçecek" gibi hissetmiştim. güneş vardı. tül ya da perde kullanmam ben. teşhircilikten değil. ışık da kullanmıyorum doğru dürüst zaten. hiçbir şey kullanmamak gibi bir eğilimim var. en çok kettle ve uzaktan kumanda kullanıyorum. onu da beceremiyorum dersem güleceksiniz diye çekiniyorum. ama öyle. seksen tane kumanda var. hepsinde samsung yazıyor. hepsi de gri. babam bir kaçına kurşun kalemle not düşmüş benim için. "ses sistemi" ya da "kaydedici" gibi. boşuna ama. zaten bir şey kaydettiğim falan da yok. perec'in uyuyan adam'ı gibiyim bu ara. hiçbir şey bana ilişsin istemiyorum. kendimi de bir şeye iliştirdiğim yok zaten. tekrarda josé gonzález dinliyorum. bir dönme dolabın aynı yerde durması gibi aklım. hep aynı yerde duraklıyor. sonra başa sarıyor. saklandığı yerden ağır aksak çıkıyor kaybettiğim şeyler. çıksınlar istemiyorum aslında. komik bir film açıyor kardeşim. gülmem gereken yerde hafif bir uyarı olsun istiyorum. o komedi dizilerindeki gibi. bana nerde güleceğimi hatırlatacak cinsten. gülmeyi unutmak istemiyorum. ama hatırlamak unutkanlara mahsus bir şey. saçım uzadıkça kısalıyor aklım, biliyorum. ama cesaret edemiyorum yine kesmeye. her kesişimde ferahlayacağımı sanıp daraldığım geliyor aklıma. ara vermek istiyorum. nerde kaldığımı bilmemek istiyorum. yıllar sonra doğduğu kasabaya dönen film yıldızları gibi olmak istiyorum. etrafta toz bulutları uçuşsun, çocukluğumdan geriye hiçbir şey kalmasın.. tek tük sallanan salıncaklar.. uçuşan tüller. çocukluğum zihnime gömülsün. ben bile açamayayım onu. çünkü ben her şeyden çok kendine zarar veren biriyim. çocukluğumu kendimden korumalıyım. hatırlarken bile bozabilirim. parçalayıp birleştirmeyebilirim. yarım bıraktığım her şey gibi onu da ortadan ikiye ayırıp, katladığım yerden yırtabilirim. yapıştırıcısı olmayan biriyim. olduğunda da kullanamayan.. acınası yazdığım her yazıda saçımı başımı yolma isteği duyuyorum. şimdiki gibi. acınmamak istiyorum ama elimde olmuyor galiba. herkeslerden önce ben kendime acıyorum. annemle babamla konuşmuyorum. 3 gün oldu sanırım. kimseyle konuştuğum yok işin aslı. buna rağmen, konuşmamama rağmen, yoruluyorum. bedenen.. ne tuhaf, diyorum. odamdan çıkmıyorum, hm hmm, ı ıh, belki.. den başka bir şey konuşmuyorum ama nasıl oluyorsa deli gibi yoruluyorum. uyumak geçiyor aklımdan sürekli. geçmediğinde de uyuyor oluyorum zaten. paragraf başı olacak bir şeyim olmaması da canımı sıkıyor. yoksa biliyorum nerde kullanılacağını. ama kötü bir şaka gibi hayatım. hiç boşluksuz bir sıkıntı. reklam arası istiyorum. o rengarenk topların yokuş aşağı yuvarlandığı.. evet o reklamdan istiyorum hayatıma. hem de hemen..
.
boşluğa bırakmak istiyorum kendimi.

Cuma, Şubat 17, 2006

nazenin tiryaki

iş görüşmesi mağduru sanıyordum kendimi. meğer ben galebe çalacağım bir işe başvurmamışım hiç.. ama makus kaderim değişecek.. öyle umuyorum ben en azından. yeğenime nasıl küfredeceğini öğreten ablama gülerken, yeri geldiğinde en afilisinden küfür etmeyi ben de istiyorum. sonra belki başka şeyler, sade dondurmanın yanında türk kahvesi; güzel bir filmin ardından uzun bir yürüyüş... basit istekler gibiyse de basit insanlardan kaçabiliyorlar.
.
- nerden buluyorsun böyle tipleri..?
- seni bulduğum yerden..
- ...
- sen normal mi sanıyorsun yoksa kendini?
- ..?.
.
geçen gün dişçimden çıkışta ablamı aradım, buluşalım akmerkezde dedim. epey nazlandı. kar var evde dursam dedi. ben ama ısrarkeşim, söz dinlemem.. hadi lütfen diye bastırdım sol açıktan.. geldi nihayet. yukarda oturduk. ben bu sezonun sekizinci çizmesini aldıktan sonra. çay içtik. yarı ingiliz artık benim ablam.. bulsa süt de katardı çayına.. hem ben ona ilk kez nasıl sigara içtiğimi anlatıyordum. bu benim ifşa etmediğim bir sırrımdı. ama ablama anlatmadağım hiçbir şeyim olmadığı için, a bu arada abla demem ben ona günlük hayatta, burda dediğime bakmayın.. çantasından ince zarif bir kutu çıkardı benim ifşa etmediği dağlar kadar sırrı olan ablam.. tütünü incecik saracak sandım kağıda.. yapmadı. hazır sarılmış bir şey çıkardı. buyur iç dedi. sonra boğulmamı keyifle izledi.. başımı döndürmemi.. tüm amatörlüğüm kayıtlara geçti Allah'ım. ben ne beceriksiz bir tiryakiydim.. hiç zevk almıyorum diyerek tiryaki olacağım galiba dedim.. tuhafsın dedi. elime yakıştırabilen ama içime çekerken gözlerimi döndüren ben, işte tam o masada bu işi hiçbir zaman kotaramayacağımı anladım.. ablam beceriyor ama.. ya da anlamadığım için bana öyle geliyor.. neyse işte.. sizin için dişçimin bekleme odasından bir fotoraf çektim. o fransız lisesine bakan odası dişçimin.. pek çok sefer beklerken camından baktığım.. pembeydi eskiden bu okul.. gereksiz ayrıntılar bunlar.
.
- pek bir nazenin duruyorsun, gazetede çalışmak için çok yırtık olmak gerekir..
- ...

Cumartesi, Şubat 11, 2006

siyah beyaz



siyah : "bu kadar basitmiş demek.. karanlıkta seçilemediğim içinmiş.. yani karanlıktan korksaymışım bütün bunlar farklı olacakmış.. " *

beyaz : "ne kadar büyürsem o kadar küçülüyor içim.." *

Çarşamba, Şubat 08, 2006

saçmalıyorum muntazaman

malumunuz ablam döndü adadan. eli kolu hikaye, çantası kitap, bavulu sidi dolu. aklı da fena halde karışık ama çaktırmamaya çalışıyor. benden kaçmaz ama, bilemiyor. bir de utanmadan jet-lag ayağına yatıyor.. gece ayakta, gündüz uykuda takılıyor. seviyorum onu, efendi de davranıyor.. aramızda kimselerin anlamadığı bir dil oluşturduk sanıyorum.. hiç nedensiz durup dururken, mırıl mırıl zeynep'in yol boyunca dinlediği şarkıyı seslendiriyorum diyelim; "caddede yürüyorum, kolumda kadınlar.." herkesler susarken o gülüyor. ben de kopuyorum elbette. böyle miydi emin bile değilim şarkıdan.. ama komik işte. tek başına anlamsız, birleşince daha da anlamsız olan insanlarız biz.. evet, en çok da neye güldüğümüzü kendimiz bile bilmezken. bu sabah ona ben clap your hands say yeah! çaldım. uyansın, güneş saklıysa bile bulsun onu diye.. buldu mu? hayır. tekrar uyudu uyanınca. kahve ve sigarayı izleyecektik aslında. her neyse..
.
bunun dışında başka şeyler de oluyor. saçım uzuyor mesela. sanırım en çok dün uzadı, ya da bana öyle geliyor. niyeyse bu sabah çok uzun göründü gözüme. camdan ne zaman dışarı baksam bir pizza hut, bir kebapçı, bir bilmemneci motorsikleti kayda kıvranıyor.. evden çıkmayanlar için birilerinin dışarı çıkması biraz haksızlık gibi geliyor. atın buzluğunuza, ısıtın sonra diyesim de geliyor.. bana gelen gitmiyor zaten. tam da ben bunları düşünürken zil çalıyor. komşu. annem sesleniyor. pijamalıyım oysa ben, ayıp olmaz mı böyle çıkmak diye düşünüyorum ama üstümü değiştirecek kıvamda da olmadığımdan susuyorum. ..ve sayın seyirciler ben şimdi bir süreliğine gidiyorum. kısır yemek isteyen kaleye mum mu ne diksin.. öyle bir şey işte..
.
geldim. üç ince belliden, üç de fincandan içtiğim çayların acısı gece çıkar sanıyorum. uykusuzluk olarak geri döner bana sek içtiğim çaylar. bu gece de böyle olursa diye tedarikliyim. kitaplarımı, müziklerimi ve beslenme çantamı yanıma aldım. ah elbette bir şişe de su. acil durumlar için bunlardır lazım olan bana. cümlelerimin devrikliği canınızı sıkıyor mu? bazen sıkıyor benimkini. ama ben bile engel olamıyorum. vaktinde çok dalga geçtiğim için ablamla böyle oldum. o ne zaman bir cümle kuracak olsa amuda kalkardı kelimler. işte ben de aynen onun gibi oldum. her çocuk annesinin hayal gücüdür biraz demişti bir şair. ben anneme erişemeden ablamda takılı kalmışım. onun cümlelerine öykünmüş cümlelerim. başı sonunda ikamet eden.. yine de sevin onları olur mu?
.
çok şükür yarın okul varmış. bu benim ne işime yarayacak bilmiyorum ama çok sevindim. böyle sebepsiz sevindiğim başka şeyler de var. ne gördüğümü hatırlamadığım ama güzel olduğunu bildiğim bir rüyayı görmüş olmak gibi.. sürmenaj olacaksın derdi babam bu kadar art arda aynı parçayı dinlediğmi duysa.. böyle şeyler işte. şu sıra odam kelimenin tam anlamıyla savaş alanı. ablamın dolabına feci şekilde yerleşen ben, o geldi diye kendi odama transfer etmeye çalıştığım eşyalarımla karikatür gibi kaldım.. sığmıyorlar. çantalar, paltolar, gelinlik ve hatta kaftanlar... odamın içi modern bir bit pazarı. fotorafını çekmeye utandım; o derece yıkıcı.. görüntüsü bile.. bu sebeple sağda solda, salonda mutfakta takılıyorum. odamı da belirsiz bir gelecekte toplamaya söz veriyorum.. bu lafı söylemek için hiçbir fırsatı kaçırmayan annem odamın önünden her geçişinde: "evlensen sen artık, bu eve sığmıyorsun.. bana da fenalık geldi senin eşyalarından.. 12 kapılı bir dolap lazım sana.." ve daha bir dolu saçma söz.. annemin cümlelerindeki devriklik yapıdan değil anlamdan kaynaklıymış, şimdi anladım. işime yaramayacak bir bilgiyi daha gün ışığına çıkarmanın mutluluğuyla noktalıyorum yazımı.
hoşça kalın.
hoşça kalalım.
ne mutlu türküm diyene..

Salı, Şubat 07, 2006

don't worry, we're in no hurry

tatil dediğin bunun gibi bir şeydir sanırım. uyumakla, müzik dinlemekle, kahve yapıp fal baktırmakla, kız çocuklarıyla konuşmakla falan geçer. arada kayılır da. kayarken düşülebilinir bile.. bunun dışında yolculuklar genelde iyidir. yani yolda geçen süreden bahsediyorum. konuşmamakla, beyaz ve kesik çizgileri saymakla geçen süre. hem anlatacak bir şey yoktu belki de. şimdi düşündüm, aklıma bir şey gelmiyor. genel olarak sıkıldım çünkü. babamın arkadaşlarının ailelerinden oluşan kafilede yaşıma yaşı en yakın olan çocuk 8 yaş küçüktü benden. ve kendisi ben yolda mızmızlanmaya "ya bavuldan bir kaç sidimi alabilir miyim?" diye anneme seslenmeme; tüm iyi niyetiyle beyonce sidisini uzatıp, "ege çubukçu da var dilersen.." cevabını vermişti.. gülümseyip, "teşekkürler zeynep ya, biraz bir şey dinlemeyeyim, beynim dönmesin" diyebilmiştim.. işe yaradı mı? hayır. neyse, bunlar sıkıcı mevzular.. ben sıkıcı biriyim. seksen kere dedikten sonra bu lafı eğlenceli olmama imkan yok zaten..
.
.
.
belki daha sonra nokta nokta nokta

Çarşamba, Ocak 25, 2006

lamba bana bakmıyor

acıktım. tam da şimdi, sabahki böreklerden istiyorum. ıspanaklı. böyle zamanlar için ayırmalı insan bir miktar. ama maalesef öyle bir lüksümüz olamıyor. hayattaki en büyük lüksüm ne acaba? böyle ani soru işaretleri beliriyor bazen kafamda. geldikleri gibi gidiyorlar sonra. cevap vermeme gerek kalmıyor en çok ona bozuluyorum. yoksa soruları da işaretlerini de severim. ben bir tek noktalı virgülü anlamsız bulurum. öyle sığıntı gibi. ne virgül ne nokta.. hem onun yaptığı söylenen işi diğer ikisi de yapabiliyor. laf olsun diye kullandığım olur yine de arada.
.
bunun dışında kar olanca hızıyla uçuşuyor etrafta. "sokak lambası bana bakıyor" diye ağlayan kuzenim var benim. iki yaşındaymış o zaman. sokak lambası bana bakıyor anne diye ağlarmış. ben de baktım az evvel camdan. sokak lambası bana değil karşı camdaki bir çocuğa bakıyor gibi geldi. bana da ara sıra dönüp nanik yapıyor. pek umursadığımı söyleyemeyeceğim. longpigs çalıyor, lost myself. saat biri yirmi üç geçiyor. ufak kardeşim kuzenlerimize gittiği için evde gece de olsa bir sessizlik farkediliyor. nedenini soran olursa, benim ufak kardeşim uyurken de uyanıkken çıkarabildiği kadar ses çıkarıyor. ayağını çat diye duvara vuruyor, sayıklıyor, bağırıyor.. tek gözü kapalı yanımıza bile gelebiliyor. pek maharetli sormayın.. üç işi aynı anda yapabiliyor. uyuyor, gol atıyor ve bağırıyor... özledim galiba keratayı. hiç bu kadar bahsetmemiştim kendisinden. gelince söyleyeceğim. gerçi bazen soruyor: "ne yazıyorsun buraya? benden bahsetmiyorsun değil mi? bahsedersen kızarım. istemiyorum bahsetmeni.." ben de "hayır canım, işim gücüm yok seni mi anlatacağım!" diye tersliyorum. sakinleşiyor. biz böyle birbizimizi tersleyerek anlaşıyoruz sayın seyirciler. şaka bir yana gelsin öpeceğim. sevdiği pastadan da almıştım gelirken. zamanlamam berbat. kardeşimi bile vakitsiz özlüyorum.
.
sokak lambasına baktım yine. şu deli bana bakıyor diye ağladı annesine. karanlıkta lamba olmak kolay dedim annesine. mertse gündüz görelim fiyakasını. sustular. sessizlik uykumu getirdi.
.
iyi
gece-
ler.
.
.
.
sabah editi:
benim annem cesur biri, öyle ki deli diyebiliriz bazen. zeka da anneden geçtiği için biz de yarım akıllı olabiliriz ama bizim farkımız deliliğimizi cebimizde taşımamız. annem gibi uluorta sergilemiyoruz. sabah beni uyandırma yöntemi için diyorum bunları. önce sakin sakin sesleniyordu, ben de mırıl mırıl hmm diyordum; uyuyacağım biraz daha.. sonra camı açtı, küçük bir kartopu yapıp saçıma attı. ben küfür edemediğim için oluyor biliyorum. ağzımı bozma kursuna dahil olacağım yakında. yoksa böyle baş edemiyorum. sinirlenip yorganı üstüme çektim. pek oralı olmadı annem. hadilemeye başladı. zaten ufaklık yokmuş, evin içinde bir boşluk varmış, kahvaltıya gelseymişim ya, kalkmazsam bu sefer buz koyacakmış sırtıma.. pes ettim. zaten uyku muyku bırakmadı bende. annem boğa burcudur, daha evvel söylemiş miydim? hiç vazgeçmez.. böyle işte. sabahım böyle, editim de.. bir de cama güvercinler için bir şeyler koymuş annem. soğukta aç kalmasınlar diye. tüm o kartoplarını affettim. sonra bunları yazayım günlüğüme dedim. ama anlayamadığım bir haller oldu bilgisarayıma. başka hiçbir sayfayı açamayan bu ekran nasıl olduysa günlüğümü açtı. şaşırdım. bağlantıdaki problem buraya etki etmiyormuş. bunu kimse demedi ama miş'li geçmiş zaman bana çok havalı tınlıyor. sanki istemsiz gibi. habersiz ve dışındaymış gibi. ama pek tabii annem ve genlerinden kaynaklı da olabilir bunun havalı gelişi kulağıma.. böyle şeyler işte. dvd oynatıcımızı en son yazlıkta bırakan biz -böyle bir taktik geliştirdi kız kardeşim, bırakırsak buraya yenisini alırız gibi- yenisini bekliyoruz. hava şartlarından getiremiyorlarmış. tam da bu sebepten istiyoruz zaten dedim. hava şartlarından.. yoksa sinemaya da gidebiliriz, değil mi? bakalım, bugün getireceklermiş. ses sistemi vs.. babamın taklasına gelmezsek tabii. canım çok fena fight club izlemek istiyor. dünden beri repliklerini sayıklıyorum. niye bilemedim.. "tyler, you're the worst thing that ever happened to me.."
hepinize kucak dolusu sevgiler, saygılar ve kar topları yolluyorum.. sevgi kelebeği gibiyim niyeyse bugün.
.
güvercinler kuş gribi olmaz, rica ediyorum siz de bakın besleyin onları.
.
ve sanıyorum seksen edit daha yapacağım bugün. dvd oynatıcısı gelene dek.. sonrası "marla.. the big tourist.."
...
gece editi:
.
portakal ağacı'na bu kadar bakarsam olacağı bu. limonlu kekimin tarifini de vereyim diyorum ama vazgeçiyorum. çok afili bir kek sayılmaz kendisi. ablam olsaydı bana takılırdı yine: "üç yumurtayı kırdım önce.." diye başlardı.. "sana kek yaptım" diye de devam ederdi sanıyorum. kar böyle hapsetmeye devam ederse beni eve ben mutfaktaki uğraşlarımı iki katına, çay tüketimimi de 5 katına çıkaracağım. yarın sabah bir yürüyüşe çıkmak geçiyor şimdi aklımdan. kahve falan belki.. elif'e söyleyeyim. o da gelir belki. evet. bu kadar.

Pazar, Ocak 22, 2006

bayandan, az kullanılmış

falın bahsi yoksa bile resmi var. bir süre sonra sanıyorum burada sadece kahve fincanları resmi olacak. öyle istiyorum bazen, şikayeti olanlar çaresine bakamazlar. kahveme fazladan şeker atamazlar. ojemin numarasını soramazlar. bu serdar bilgili bile olsa böyle. arka masamda oturuyor diye, saati göze çarpıyor diye bile olamaz. canım bazen çok sıkılıyor, ne yapsam da geçse diyorum, aklıma pek bir şey gelmiyor. annem nutella almış, en büyük boy. kova gibi. eve geç geldim diye sinirlenecek sandım, kızmadı pek. daha çok yemeği hazılamasına yardım etmedim diye heyheylendi. aç değilim dedim, bencilsin dedi. tokum dedim, aynı şey dedi. bence tam tersi dedim. tokum dersem bencilim, ama aç değilim dersem zorlama bir kibarlık gösteriyorum demektir dedim. paralize oldu. pul biberi yere dökmeseydim anlımın akıyla ayrılacaktım mutfaktan ve koridordan, olmadı. tam biberleri toparlarken ojemi beğenmediğini söyledi. bu böyle sürecek diye sinirlendim. odama gittim. ben kısa cümlelerimi seviyorum dedim içimden. kimse işitmedi. işitme engelliler için haber bülteni vardı, uçan kaz çıkardı ondan sonra. onu da severdim. ama annem hep böyle acımasız değildi sanki.. yaşlanınca oldu. çeşitli doktorlar çeşitli tahliller istedi. annem o ara yaşlandı işte. saçını boyadım beğenmedi. bu nasıl kızıl dedi. en sevdiğinden dedim sevmedi. biri beni öyle çok sevse ki içime bütün gelincikler dolsa dedim, annem güldü. bencilsin dedi. değilim ama olacağım dedim. büyüyünce bencil olacağım. öyle ki, benden başkası olsa bile umursamayacağım.. böyle, yani kendimi görmezken çok hasar alıyorum. bunun önlemi bencillikse şayet, olmalıyım.. tavuk suyuna şehriye. bitireceksin onu dedi. tokum dedim ya dedim. ben anlamam, betin benzin attı iyice.. bitecek o, o kadar, dedi. kaşığı içinde gezdirdim tabağın. biraz daha. dönmeye başladı hepten.. çocukken de oynardım yemekle. çorbayla. bilhassa tavuk suyuna şehriye olanlarla.. ama büyüdüm sanıyordum. büyüyünce küçükken sevmediğim şeyleri seveceğim falan gibi geliyordu. yine yanılmışım.. küçükken sevmediğim şeyler hala sevimsiz geliyor. gorbaçov mesela. hala sevimsiz.. bilemiyorum. hayatımı şu ara gaste ilanıyla satmak geçiyor aniden aklımdan. olur mu öyle şey diyor iç ses. olur diyorum dışımdan. içim dışımı duymuyor. duysa bile umursamıyor. annem başımda bekliyor, çorba bitmiyor. beşiktaş yeniliyor. babamın telefonuna mesaj geliyor. uzadıkça uzuyor..
.
"sahibinden az kullanılmış, evcilleşebilir bir ömür.."

Çarşamba, Ocak 18, 2006

depresyon: astarı yüzünden pahalı

"falcı mısın sen?"
"hayır.. inanmam ben fala. fetiş nesnem bu benim.. kapalı kahve fincanı.."
..
kendi üstüne kapanması bir şeyin, her hangi bir şeyin, hayranlık verici değil mi? misal bazı insanlar vardır.. sinirlenince susarlar. sinirlenmeyince de susarlar. nasıl oluyor bilmiyorum.. her daim kendi üzerlerine kapanmaya meyilliler. hep üşüyorlarmış gibi, ama başka bir şey var. elbiselerinin astarından rahatsız oluyorlar. hınçlarını eteklerinden değil hep kendilerinden alıyorlar. hayır bu hiç hayranlık verici değil. hayranlık verici olan arızayı sevimli göstermek. hem de farkında olmadan. otobanın en sol şeridinde el frenini çekip arabayı terketmek.. içerdekini umursamamak.. evet bu ürpertici. bir filmin fragmanı gibi. ama naif buluyorum ben böyle ani ve tutarsız haraketleri. hayatımda böyle anlar olduğu için değil; daha çok.. bilemedim şimdi..
.
neyse.. şimdilik bu kadar. bu konuyu irdelemeye devam ederim belki. ilerde. belki bir beş yıl sonra..
.
sincerely;
lula the kor-unmasız. (kelimeleri hecelerine ayırmayı da bilmiyor bu)
.
dip not: bu başlıklar karın ağrısı gibi tınlıyorsa, yapacak bir şeyim yok.. düşünmeden oluyor. hiç düşünmediğim için önce benim sonra başkalarının karnı ağrıyabilir.. bir sinan çetin filmi gibi olmak istemezdim aslında.. üzgünüm.

Pazar, Ocak 15, 2006

hüznün rengi laci mi?

power xl dinliyor benim annem. ben seviyorum diye, tanju okan ile ayten alpman çıktığında bana da sesleniyor. ama bazen beni sinir etmek için kayahan çıktığında da çağırıyor. offlayıp geri gidiyorum ama o yine de eğleniyor. bir de çok içli eşlik ediyor; ağladı ağlayacak. bazen. bazen de neşeli oluyor. ne diyorum ben? hep kayahan'ın suçu. ne dediğimi bilmez olduysam hep onun başı sonuna, sonu hiç bir tarafına uymayan uyaklarının yüzünden. ben aslında yine sızlanacaktım. ama ne diye sızlanacaktım unuttum şimdi. yaşlanıyorum galiba. merdiven basamaklarının ortasında 'ben niye yukarı çıkıyordum?' diye sorabiliyorum kendime mesela. neyse. benim annem erol evgin severmiş eskiden. babam hala hazzetmiyor o adamdan. geçen gün anneme sordum: "anne hala beğeniyor musun bu adamı? zira hala aynı saç aynı sıkıcı bakış.." ne cevap verdi hatırlamıyorum. diyorum ya belleğim yarı zamanlı çalışıyor. rıdvan beni finding nemo'daki dory'ye benzettiğini söyledi. niyeymiş anladım şimdi. ama sorunca hayır unutkanlığından değil demişti.. bilemedim şimdi. gerçi uzun bir cümleyse kuracağım arada mola verir oldum ama çayı az içtiğimde. yoksa dakikada 48 anlamlı cümle kurabilen biriyim ben. ne işime yararsa kurduğum cümleler? büyüdüm ben dedim dün elife. nasıl dedi, işte öyle dedim. eskiden yaptığım, okuduğum, yediğim, içtiğim şeyler bir başka geliyor. sanki ben bir kara delikten geçtim geri döndüm gibi. ben bile bir tuhaf geliyor bana.. söylediğim bir söz üç saniye sonra bana ben ne dedim dedirtiyor. ya da belki bu büyümek değil, düpedüz küçülmek. canım hiçbir şey istemiyor. beyaz bir koltuk istiyorum, beyaz bir balkona bakan. uzun uzun susayım, hayat siyah beyaz bir chaplin filmi gibi olsun.. düşenler, gülenler, bakanlar.. hep bir alt metni olsun her şeyin ama ben görmek istemeyeyim. istesem bile görmeyeyim. evet, bunu istiyorum. hayatım başkasının hayatına dışardan bakmak gibi olsun. hiç bir şeye dahil etmeyeyim kendimi. kumanda bile bende durmasın. ı ıh, düşündüm yine, bu büyümek değil. belki ihtiyarlamak ama büyümek değil. içim geçiyor yavaş yavaş. korkarım öyle. bugün elif "sende bir şey var, hiç güzel bakamıyorsun" dedi. ya da öyle bir şey.. çektiği tüm fotoraflarda yorgun ve yoksun çıkmışım. belki paragraf başı yapmayı unutuğumdan, belki hiç hatırlamadığımdan.. ama canım çok sık sıkılmaya başladı. teyzem aradı, "geçerken alayım mı seni?" dedi. "alma" dedim, "ben gelirim sana yarın.". ne boş konuşuyorum ben. aslında ben bugün çok keyifliydim. dün elif beni aldı götürdü. nasıl denir şey gibi, ah evet, elif işte öyle kara delik gibi. yanındayken başka bir boyutta dolanıyor insan. o başka boyutun kendisi elif galiba. neyse. bu saçma fotoraf da benim fotoraftan anlamadığımın resmidir. şilep görünca dayanamadığımın ya da.. küçükken ben, biri bana "şu şilep var ya, gözyaşlarımla dolu" demişti. sanırım ondan beri şilepleri hep çok hüzünlü buluyorum. hep haddinden fazla canı sıkkın. halbuki öyle değiller belki. hepsi kayahanın suçu diyorum inanmıyorsunuz.. beni bu hale getirdi.. ne görsem hüzünleniyorum. hüznün kendisi bile benim kadar kederlenmiyordur adı anıldığında.. şilepmiş, lacivertmiş, boğazdaki kırmızı yalılarmış, ajiaymış, on numaralı asma katlı odalarmış.. hayat ne kadarmış? balkondan sarkmak kaç yaşa kadar yasalmış? biri kahvemize şekeri fazla atsa canımıza kanca, dilimize yosun mu takılırmış? sahi türk kahvesi günde kaç ölçü içilmeliymiş? kaçında üç vakit, kaçında deniz atı çıkarmış? bir masalın kahramanı olmaya çalışmak hangi eksik aklın uydurmasıymış?
es
es
es
.