Perşembe, Haziran 01, 2006

dallarda kiraz geçmez bu yaz

yine uzun bir ara oldu istemeden. özlem iyidir der annem hep, ilişkileri güçlendirirmiş.. şimdi aramızdaki şey her ne ise güçlendi siz farketmeden.. eskisinden daha samimiyiz şimdi sizle. görüşsek daha çok konuşur, sarılsak daha sıkı sarılır, kahve içsek daha çok fal bakarız.. annem kandırmıyorsa şayet beni..
siz yokken neler oldu neler. babam gittiği uzak doğu memleketinden bir sabah saat 5 gibi döndü. ama bizde hiç heyecan yoktu. çocukken babamdan önce bavullara koşardık. şımartırdı o vakitler babam bizi. yürümekte zorlanan bana paten, konuşmakta zorlanan kardeşime elektirikli saç kıvırtıcısı (onun adının ne olduğunu hala bilmiyorum, saçı bukleleştirmeye yarıyor işte) getirmişti bir keresinde.. ve pek tabii her zaman sayısız boya kalemleri ve kitapları.. renkleri hep sevdim ben ve şimdi aniden farkediyorum ki bu babamın eseriymiş.. ayağımda çingene pembesi, fıstık yeşili pabuçlarla dolanıyorsam bu yaşta, evet, sebebi babamdır. ama işte bu sefer öyle olmadı. babam hani o elimize ne alsak onların malı diye köpürdüğümüz memleketten elinde sadece yelpazelerle döndü.. evin içinde bülent ersoy edalarıyla dolandık biz de haliyle bir süre.. birbirimizle dalga geçerek elbette. sanki birimizin diğerinden farkı varmış gibi.. oysa o kadar da tembihlemiştik babamı. ben küpe ve çanta, ablam niyeyse aydınlatma, annemse Allah ne verdiyse.. ama gele gele yelpaze geldi.. bu babam bu ara kamera şakası gibi.. attığı mesajdan söz etmiştim yanılmıyorsam.. gelince sebebini açıkladı sağolsun: "o kadar geçmiyordu ki vakit, mesaj çektim ben de.." ve bu cümleden de anlamış olduk ki, mesaj yalnızca dilini ve sokaklarını bilmediğimiz memleketlerde sıkılırsak kullanacağımız bir iletişim çeşidiymiş.. babamın yalancısıyım inanınki..
başka başka? kız kardeşim mezun oldu. onu ve ablamı yemeğe çıkardım. sultanahmette bir otelin terasına. kendimizden geçe geçe yedik ve hesap geldiğinde benim gözlerim pörtledi haliyle.. fazla geçmişiz kendimizden. benim gözlerimin fırladığını gören garson yanımıza geldi: "pardon, biz size bir indirim yapalım, renk verdiniz terasımıza.." gibisinden şeyler söyledi.. giden hesap hafifleyerek geri geldi.. e tabii renk vermek kolay mı teraslara.. sakız sardunyaları bir biz iki.. gittiğimiz yeri gökkuşağına çevirmek en öncelikli vazifemizdir. şaka bir yana bir kez de burdan tebrik ediyorum kardeşimi.. saçımı çektiği, elimi ısırdığı günleri unutmuş değilim ama kebini havaya attığında saçma düşüncelere gark oldum ben aniden.. okul dönüşü eve geldiğimde boyadığı bebeğim için saatlerce ağladığımı, acısını ondan bir türlü çıkaramadığım için yine ağladığımı, hatta bu anıyı ne zaman hatırlasam hıncımdan yine gözlerimin sulandığını.. neyse ki geçti.. sayısız hata yaptım ona, bebeğin acısı çıkmış olmalı bir ara..
böyle şeyler oluyor işte siz uzaktayken. her zamanki gibi duran ama hiçbir zamana ait olmayan.. geçen gün taksiye bindim mesela. bilirsiniz ben bu eylemi sık gerçekleştiririm. ama ne hikmetse aklı başında bir taksiciyle karşılaşma olasılığım güneşin buz tutma olasılığından az.. bu sefer de leventten alelacele bindim, esra beni akmerkezde bekliyordu, geç kalmıştım. taksiye bindim, akmerkez dedim. bozuldu, bildiğimiz akmerkez mi, hani yürünür burdan dedi. evet, geç kaldım da biraz dedim. aynadan kötü olduğunu tahmin ettiğim bir bakış attı, görmemezlikten geldim zira bir pislik olacağını sezdim. çok geçmeden oldu. (ne demiş ahmet hamdi, bir şeyden korkmak biraz da onun başımıza geleceğini bilmektir, bunun gibi bir şeydi) aynadan baktı ve bombayı patlattı:
- şimdiii, alınmayın ama o gözlük size hiç olmamış..
duymamazlıktan gelip cama döndüm. çok geçmeden tekrar konuştu:
- yani sizi büyük göstermiş o yüzden dedim.
dayanamadım bu sefer, cevap verdim:
- ben büyüğüm zaten
- yaşınızı demiyorum, yüzünüz.. yüzünüz ufak ama o gözlük hiç yakışmamış, büyük göstermiş. yani bakın gördüğüm kadarıyla güzel birisiniz, olmamış gözlük..
sıkılıyordum, kulaklarımdan dumanlar çıkıyordu sinirden ama bir şey demiyordum, bu akmerkez nerde kalmıştı da bir türlü varamamıştık.. nihayet geldiğimizde para almak istemedi:
- çok sinirlendirdim sizi, para alamam.
- buyrun, olur mu öyle şey. (yüzde nemrutluk sabit tabii)
sonra hiç anlamadığım çemkirik bir tavırla kükredi:
- amaaan! kızarsanız kızın, çok da umrumdaydı..!
ben çoktan paralize olmuştum zaten.. indim ve kapıyı çarptım. Allah akıl fikir versin o ucubeye diye dua ettim.
ay anlatırken yine sinirlendim iyi mi? neyse ben burada keseyim, kendime bir fincan çay alıp kitabıma gömüleyim.. a bu arada rıdvan vespa almış, burdan onu da tebrik ediyor, kazasız belasız caddeleri turlamasını diliyorum.. ve onun notunu aynen iletiyorum: "merkez dedenin huzurundan Allah'tan niyaz ettim, senin de bir vespan olsun diye lula.." yani yakın zamanda ben de turluyor olabilirim caddelerde, bilginize..

Perşembe, Mayıs 25, 2006

ücretsiz havale

şefle aramızdaki gerginlik ülkenin elektrik sorunlarını çözebilir. evet aynen öyle. beni görmüyor, dediklerimi duymuyor. hem de geçen gün sırf canım sıkkın diye beni yanına çağırıp neşelendirmek için çeşitli taklalar atan şef bu. bizzat kendisi. "nerde o neşeli lula?" diye sitem eden.. ama ne olduysa dün oldu. birden beni sevmez oldu.... neyse.. başka şeylerden bahsetmek istiyorum.. mesela yeğenim geliyormuş bu akşam bize. yatıya.. ablam mersine gidiyormuş. bu da demek oluyor ki, benim odam yine dandini olacak, yine sabahları uyanamayacağım, saati kuramadığım için.. babam çin'e gitti. giderken yolcu edemedim. ben çıkıyorum diye telefon açtığında ben venüsün önünde trafikte sıkışmanın sıkıntısıyla, "peki, yolun açık olsun baba.." diyebilmiştim. ama benim mesaj atmaktan da almaktan da zerre hazzetmeyen babam, gavur memleketinde mesaj sever oldu. ve gittiği günün ertesinde şöyle bildirdi : "burası berbat bir ülke. ufaklığa selam, derslere devam." nasıl sevindik anlatamam.. 2-7 ve 11 saat evvelinde telefonda konuşmuş olmamıza rağmen içimize gelincikler doldu.. birimiz kalkıp şiir falan okuyacak sandım ki, geçti. hayat nomale döndü. başka da mesaj almadık babamdan.. oysa sipariş safhası uzun, hal hatır safhası kısa bir kaç mesaj atmak niyetindeydik hepimiz. olmadı, sağlık olsun..
deniz kızı sordu, nerelerdesin diye.. cevap veremedim. canım sıkkın.. buralardayım ama aklım başka yerde.. ablamı özlüyorum mesela. yok o değil, öbürü.. sonra annem beni üzüyor.. şöyle.. annem çok güzel incir reçeli yapar (bir ara tarifini veririm ama portakal ağacı varken yakışık almaz). ben de onun isteği üzre dün akşam metro çıkışı, hani levent çarşıda incir soyup satan bi kadın var ya, işte ondan 300 tane (taneyle satılıyor meret..) aldım. neşeyle geldim. sabaha kadar sorun yoktu. çıkarken yine boş durmadım, reçeli anımsattım, anımsatmaz olaydım.. o da haliyle sordu ne kadar verdiğimi..sonra olaylar gelişti. annem; "ne? 15 milyon mu verdin bu kadar incire?" şeklinde şaşkın ve ünlemli cümleler kurdu. her zamanki gibi ben sinirlenmedikçe daha çok sinirlendi. sonrasında çıktım zaten, bilmiyorum.. dün akşam eve gelirken bir de annemin siparişi üzre dürüm aldım. bu ara 'single mom'cılık oynadığı için annem, ev işleriyle arası her zamankinden daha kötü.. acele ettikçe ben, gecikti sipariş. meğer konser varmış üniversitede. çok bilmiş adam bana, "ben acelenizi anlıyorum, konsere gidiyorsunuz.." dedi. sustum, üşeniyorum laf anlatmaya bazen.. hele böyle dedektifçilikle kafayı bozmuşları Allah'a havale ediyorum.. ediyoruuuum, ediyoruuum, eeeeeet-tim.

Cuma, Mayıs 12, 2006

less is less

boş vakitlerimde böyle şeylerle uğraşıyor, boşluklarımı doldurayım derken dolan kısımlarımı boşaltıyorum.. less is more. less is more.. ne kadar azalırsam o kadar çoğalacağım..

Perşembe, Mayıs 11, 2006

etnik temizlik

zeynep abla var bizim bekçinin eşi, yazlıkta. yıllardan 99 sanırım, annem halıları verandaya taşımış zeynep'e geçerken soruyor: "hayrola zeynep, bahar temizliği mi?" zeynep abla tüm ciddiyetiyle cevaplıyor: "evet abla, etnik temizliğe giriştim.." işte o günden beri biz ne zaman köklü temizlik yapsak zeynep ablayı anar, etnik etnik düzenleriz evi.. ben de daha evvel bahsettiğim boya badana sonrası odama çeki düzen vermeye and içmiştim. and dediğin öyle bir dikişte içilmiyormuş anladım. 2 tam günümü aldı eşyaları yerleştirmek, katlamak, kaldırmak, giymediklerimi atmak... işte öncesi ve sonrası huzurlarınızda.. neler çıktı neler çekmecelerden.. yıllardır hangi akla hizmet atmadığım hatıramsı şeyler.. düşündüm taşındım hiçbir hatıra gelmedi aklıma.. üzerine not düşmediğim şeylere hatırat demeyeceğim bundan böyle.. annem hala yeterince "etnik" bir temizlik yapmadığımdan yakınsa da, odama bir dirlik, bir düzen, bir ferahlık hakim sayın okurlar. bir tek kitap konusunda anneme hak verebilirim.. şöyle ki, tavana değmeyebilirlerdi, daha yatay sıralayabilseydim ama beceremedim. artık böyle kabul edeceğiz odamı, yapacak bir şey yok.. odamdan çıkan şeyler demişken, evet odamdan çıkan ve sanırım geri dönüşüme uğrasa, bir gastenin tüm okurlarına yetebilecek kağıdı çıkarabilir nicelikteki ıvır zıvırın dışında, mesela babama aldığım çakmak... babam sigara içer ve fakat çakmak kullanmaz. bunu bildiğim halde çakmak alışıma gelince; benim için kullanır sanıyordum. ne aymazlık.. elbette kullanmadı, ama her fırsatta beğendiğini ve arabada taşıdığını söyledi. bir gün ama, kıyıda köşede görünce ele geçirdim.. hafif çaplı üzüldüm, biraz daha geniş çapta kızdım, verdiğim gibi geri aldım. ve sonra işte bir etnik temizlikte bulmak üzere odamın bir yerlerinde yitirdim. neyse, sıkıcı şeyler bunlar..

bugün giriş çıkışlarımı mümkün kılan o kartı kaybettim. gittiğim bir haberde düşürdüm sanıyorum, araçlardan çıkmadı çünkü.. onu yitirmenin beni bu kadar üzeceğini hiç bilmiyordum. niye üzüldüm onu da bilmiyorum ama ağlak bir ifade büründü yüzüme. ağlama dedi önder. ağlamıyordum ama hani böyle kaşları buruşur ya insanın ağlamaya yakın.. işte öyle gibi oldum.. amaaan neyse.. böyle ayrıntılar işte günlerimin içini kemiren.. sonra yine akşam, yine akşam yemeği.. yine sabah, yine apar topar çıkışlar.. ı ıh, şikayet etmiyorum, hiç hem de.. seviyorum işimi, her geçen gün biraz daha çok.. ve hepinizi kendini pikaçu sanıp camdan atlayan çocuklar gibi kucaklıyorum..

Çarşamba, Mayıs 03, 2006

lula: sevimsiz hayalet

günlerden çarşamba. benim en sevdiğim gündü çarşambalar eskiden. sonra noldu bilmiyorum. bir şeyler oldu ve ben çalışmaya başladım. çarşambalar da salılara benzedi. aman neyse. bunları anlatmayacağım. bizim evde boya başladı. evet, amin dedim odam ayağa kalktı. sabah da odamda uyuyamadığım için sekizde uyandım. evden yaka paça çıktığımda aradım şefi, şimdi çıktım evden habere burdan gideyim mi, gazeteye gelmeden dedim. olur dedi. seviyorum şefimi. ritz carlton'a gittim. epey ciddi bir toplantıda buldum kendimi. koyu renk takım elbiseler içindeki yaşlı adamlar radiohead'in paranoid android klibini andırıyordu. ben de içlerinde britney spears gibiydim maalesef. zıpır bir kot elbise üzerimde.. daha kötüsü de elim yetişmedi diye fermuarını tam çekememiştim. evet sırtı dekolteli bir kot elbiseyle ben isim almaya falan çalıştım kendimin farkına varana dek. aslına bakarsanız hep annemin suçu. boya başlattığı için bir, ikinci olarak da sabah benle tartışıp fermuarımı unutturduğu için.. bir anne sabahları kızıyla tartışmamalı bence. daha geçen gün kargayla konuşurken annemle iyi olduğumu söylüyordum. e böyle nazar değer. ve bu arada durum aydınlığa kavuştu. gazetede herkes "dün akşam seni haberlerde gördüm" diyordu ya, en nihayetinde servisteki nur olayı aydınlığa kavuşturdu. eski bir çekim o sanırım dedi, yaz gibiymiş. a tamam o zaman dedim. özdenin mezuniyeti işte. nasıl oldu da tahmin edemedim. komik olan yazın da izleyememiştim, şimdi de izleyemedim. neyse önemi yok. bugün de gazeteye çıkmışım yine. arka planda bir fotoğrafta. elif aradı öğlen, o görmüş.. her yerdesin dedi bana. ne yapmam gerek bilemedim. şef beni sakındıkça (geçen gazetede çıktım diye söylenmişti) ben televizyonda gazetede daha çok görünüyorum.. sakınan göze batan çöp işte..
bu arada teyzem bosnaya götürecekmiş hafta sonu beni. hadi bakalım.
kart atmamı isteyenler adreslerini bırakabilirler..

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

kediler köpekler birbirini döverler

köpek mi kedi mi dendiğinde ben hep kediciydim. en azılısından. köpekleri yeterince zeki bulmuyor ve fakat güzel olduklarını kabul ediyordum, kediler kadar olmasa da.. yavru bir köpek istiyorum şimdi. şöyle bir şey belki.. ama derinde daha başka sebepler var sanırım. köpek istemememin derininde.. bu tıpkı teyzemin lafı gibi oldu.. "bir nalım var geriye üç nal ve bir at kaldı." bunun gibi bir şeydi.. evet yavru köpeğim var, geriye bahçeli bir ev, delicesine sevilen bir koca ve üç çocuk kaldı. neyse ki önemli olanı tamam. önemli olan edinmek değil, fikrine alışmak.. bir köpek edineceğim ve hayatım değişecek. orhan pamuk bile şaşacak bu işe.. ondan daha çok da annem afallayacak. bilseydim daha evvel alırdım sana yavru bir setter diyecek. ben ama her şeyin vaktinde olduğuna inanan biri olarak anneme kulak asmayacağım ve böyle saçmalamaya devam edeceğim son sürat.. bir haberde mecburen konuşup adreslerimizi aldığımız tercüman çocuk mail atıp duruyor. ona bu köpek meselesinden bahsetmedim. devamlı fotoğraflar için teşekkür ediyor. ama ş yerine 8-10 tane çince harf çıkıyor. mailleri türkiyeden attığına dair şüphelerim var. cevap vermiyorum, bir bakıyorum bir teşekkür maili daha. sanırım çince öğrenmem gerekecek ona izah etmek için. bir-şey-değil. xu tong mu neydi adı. neyse. daha önemli sorunlarım var benim. ne yer ne içer bu setter? yeni hayatımın bu ilk neşesini daha sahip olmadan sevdim. ne diyordu juliet romeo için: .. hatırlayamadım ama nasılsa alakalı bir şey demiştir. bulunca yazacağıma namusum ve şerefim üzere söz veriyorum.
geçen gün emreyle konuşuyordum. küçükken olmak istediği şeyi söyledi. neydi unuttum ama ben "aman boşver gazetecilik daha iyi, Allah seni seviyormuş" dedim. hayalimdi ama dedi. ben de "senin hayalin başkasının gerçeğidir" gibi bir aforizmayla konuyu kapamaya çalıştım. kapanmadı. senin hayalin neydi dedi. kamyon şoförlüğü dedim. inanmadı. ciddiyim diye yineledim, kamyon şoförü olmak istiyordum. iyi bir kahkaha attıktan sonra, üzülmene gerek yok, senin hayalin kimsenin gerçeği olamaz dedi. hiç de bile dedim. elif tır kullanacak, ehliyet alıyor dedim. inanmadı; "o tırla seni burdan alıncaya kadar inanmam" dedi. erkekler çok zor inanıyor. bu sohbetten çıkardığım sonuç bu. bir diğeri de elif gerçekten beni gazeteden tırla almalı, yoksa hayallerim başkasının gerçeği olamıyor diye yeni bir aforizma üreteceğim..
bir de, sabahları dinç uyanmam için bir öneri bekliyorum sizden. sabahları serviste savrulan başım akşam üstü ağrıyor çünkü. yorumlarınızı cevaplamıyorum diye de kızmayın, ben hiç doğrusu olmayan o deveyim.. hani eğrisin dediklerinde nerem doğru ki diyen.. aman nasılsa siz benden iyi biliyosunuz böyle şeyleri.
iyi haberlerinizi almak dileğiyle yayında emeği geçenleri önce selamlıyor sonra kapı dışarı ediyorum. ve geçen gün televizyonda, haberlerde beni gören esraya sormak istiyorum: benim eflatun, akıllara ziyan bir hırkam var evet ama tarif ettiğin habere gittiğimi hatırlamıyorum, emin misin ben olduğuma?
işte böyle. köpek için isim düşüneceğiz elbette.

Cumartesi, Nisan 29, 2006

domates kokusu

günlerden cumartesi. yağmur yağıyordu, taksiye bindim. atölyeye gittim. sepet gibiyim bu ara. kolajım falan yoktu. bir kendimi alıp gittim. ama fatmayı alıp döndüm. akmerkezde oturduk biraz. saçlarını çok beğeniyorum fatma'nın, bunu ona da söyledim. boyatayım mı dedi, karşı çıktım. haklısın dedi. sonra çay içerken; hayatımın, içeriği boş bir metin gibi sevimsiz durduğunu, okunmayacak kadar uzun, kısaltılamayacak kadar birbirinden bağımsız ayrıntılarla dolu olduğu konusunda bir vaaz vermenin eşiğinden döndüm. onun yerine yeşilin mora, morunsa tüm çocuklara yakıştığını düşündüm. fatma'nın hayattaki duruşunu sevdim. eşyalarla ilişkisini, siyahın üstünde duruşunu. yetişkinken çocuk gibi hareket eden ellerini. çıkışta yürüdüm eve. üşürsün öyle diye bağırdı yeni açılan pub'ın önünde dikilen çocuk. duymadım. yağmurun dinince bıraktığı kokuyu alabilsem keşke dedim içimden. kokuları seviyorum. beş duyumdan en sevdiğim o mu bilmiyorum ama ilk beşe gireceği kesin. domatesi kokladım akşam yemeğinde. uzun zamandır böyle kokan domates görmemiştim dedim. annem garip laflar ettiğimi söyledi. ciddiydim ben oysa. buram buram domates kokuyordu yeşil sapı. masadan kalkarken bir daha kokladım. annem şaşkın şaşkın baktı. çilek aldım dolaptan. kokmuyor, hormonlu mu bu? dedim. değilmiş. görmüyor muymuşum, ufak ufaklarmış..
mış mış mış..

Pazar, Nisan 23, 2006

bugün öğrendiklerim

bugün hayata dair yeni şeyler öğrendim. yeni olmayan şeyler de öğrendim ama tabii onlara öğrendim denmez, farkettim denir. bunların kronolojik olmayan sırası şöyle:
1. çocuk gibi olduğum düşünülüyor. bunun nedenlerini araştırmaya çalıştıysam da pek muvaffak olamadım. ama birkaç ipucu yakaladım. cıvıl cıvıl ve ani hareket ediyormuşum. yoksa öyle çocuk taklidi yapan biri olmadığımı onlar da biliyorlarmış. (gidelim yerine didelim diyen kızları kastediyorum elbette.) pembe giyindiğimde otomatikman yanaklarım da pembeleşiyormuş ki bu da bana ufak bir kız çocuğu görünümü bahşediyormuş. hem ben küs taklidi yaparken de bir hayli çocuklaşıyormuşum.
2. yunanistana giden mesai arkadaşı küpe seven birine küpe alıyor.
3. kart atmak, insanların aklına gelmeyen, sizin tarafınızdan akıllarına getirildiğinde de "öyle saçma şey mi olu?" denilen bir aktivite olmuş.
4. 23 Nisan şenliklerinin birine haber için gidildiğinde muhabir balonları görüp şaşkınlaşırsa foto muhabir onları toplayıp hediye edebiliyor. söylense de arada.
5. bir otelin lobisinde pembe balonunun lastik ipini bir çekip bir bırakan muhabir, muhabirden çok muhabir taklidi yapan, hani çocuk bayramlarında tbmm koltuğuna oturan veletler gibi, anlarsınız ya, işte öyle sahte bir muhabir gibi duruyor.
6. arabada sigara içildiğinde önce tertemiz saçlar dumanı çekiyor. her zaman her yerde en temiz saç benimkisi mi oluyor? (bunun üzerinde daha çok düşünmeliyim)
7. okuduğum kitabı çok seversem, eve varmak istemeyen çocuklar gibi adımlarımı küçültüyorum. ah, yine çocukluk.. bilerek olmadı öğretmenim. ben alinin yanına oturmamak istiyordum aslında. küçük çocukların cinsiyeti olmaz gibi geliyordu. ama alinin saçları niye öyle güzeldi hala anlamıyorum. cinsiyetsiz biri için fazla güzeldi. benimse kıvırcık saçlarımı toka tutmuyordu çoğu zaman. beraber top oynadığımızda da hep aciz kalıyordum. topun kırmızı oluşu beni rahatsız ediyordu bir kere. bana kalsa beyaz olmalıydı, kırmızı gergin bir renk. 16 yaşından küçüklere yasaklanmalı.
8. konuyu dağıtırsam toplayamıyorum.
9. ani difranco "you had time"ı söylerken, beynimden kalbime inceden bir tünel kazılıyor, trenler değil de hep tırtıllar ilerliyor. kalbimde kelebek olacaklar gibi geliyor.
10. yanılgılar sabahları eksiltiyor.

Cuma, Nisan 21, 2006

devran döner

işler sarpa sarmaya başladı. şöyle ki, dün eve 10 gibi geldim. babam ve annem sinirli bense yorgundum. gece haberlerine gitmemek gibi bir lüks talep edemeyeceğim için akşam istinye borusan'da bilmemne defilesine gitmiştim. müthiş zevk alıyormuşum gibi sanki, annem "işini buldun, sabah akşam gez, evin yüzünü görme.." gibi laflarla beynimi kemirdi. bilse ki ben akşam orda birbirinden çirkin mankenleri izleyerek sıkılıyordum. gözüm saatteydi. foto muhabir arkadaş işini bitirse de gitsek diyordum. bitse de gitsek.. bitse de gitsek.. bitip de gittiğimizde saat 10'du işte. pijamamı giyecektim ki annem geldi, veee işte o malum cümleleri sarfetti. ben aslında bunları anlatmamak istiyorum. ne anlatsam bilemiyorum. hmmm, mesela gizli mailin sahibi bulundu. sahaflardan onurmuş. başka başka? ne desem başka?
..
pek bir şey diyememişim anlaşılan. günlerden cumartesi şimdi. yeğen bizde. ablamla beraber. susam sokağının orjinaline hasta olan ufaklık lap topun yamacından ayrılmıyor. neyse..
bildirmeye devam edecegim.
lula, etiler, istanbul

Salı, Nisan 18, 2006

kolilenmis aksamlar

bunu çekip, ardından bana yollayan mesai arkadaşım önder hiç utanmadan bir de not düşmüş: "al, pabuçların.. diline benziyo" diye.. güle güle yazdı bunu. gördüm yazarken. eğleniyor benle. kızmıyorum ama. niyeyse gazetede pek evcimen pek uslu, yersiz derecede uysalım. pabuçlarımın farklı oluşuyla dalga geçenlere bile gülümseyerek "birini ter yüz ettim." gibisinden saçma ve sapsız cümleler sarfediyor, akşam olmadan pilimi bitiriyorum. bugün güzel bir gündü ama. şöyle ki, 3 habere gittim, tek başıma. (meali: stajyerlik sona eriyor.) akşam haberim taksim pera müzesindeydi. ordan çıkınca robinsona uğradım. vaktiyle ablamın katıldığı bir yaratıcı yazarlık semineri vardı. 3 ay falan sürüyordu her sezon. bir akşam ablam benim yazdığım (yani benim el yazım, yoksa ben yazmadım hikayeyi) yazıyla gidince çocuklardan biri sormuşmuş bu kimin yazısı diye. kardeşimin deyince ablam, amerikan koleji mezunu mu demiş o şahıs. ablam da, hayır ama resimle uğraşıyor, belki ondandır gibi, "böyle saçma soruya böyle saçma cevap" niteliğinde karşılık vermişmiş. işte lafı fazla uzatmadan, bu alık soruyu soran kişinin kitabı çıkmış. onu gördüm robinsonda. "bak sen.." dedim kendime, millet kitap çıkartıyor.. içini açınca kitabım olmadığına sevinsem de, yine de dönüş yolu bir hayli sıkıcı geçti. hiçbir sevinç kar etmedi. if09'un gece spor yapan gavurlar sınıflandırmasına giren birini gördüm mesela eve dönerken. ben, dilim dışarda, eve ulaşmak için adımlarımı sayarken adam var gücüyle koşuyordu. hayır hiç imrenmedim. aksine eve gitsem koltuğa gömülsem, bıkana dek kanalları değiştirsem, sonra uyuklasam, kalksam yatağıma güzelce yatsam... böyle gündüz düşleri işte kurduğum.. oysa eve gelince üstümü değiştirmeden yemek yiyorum, müzik dinliyorum, biraz kitap okuyayım diyorum, al sana sabaha beş var. böylelikle günlerimin gecesi olmuyor. hep bir sabah sendromu içersindeyim dostlar. eve geliyorum sabah, gazeteye gidiyorum sabah.. 'akşamlar'ı hangi koliye tıktılarsa açmalarını arz ediyorum. gerekli makamlara yazacağım şikayetimde imza yerine parmak izi kullanmakta da kararlıyım.
a bu arada, bir mail gelmiş bana:
"sevgili lula ;
insanın trajı ciddiye alınacak bir gazetede yazan,her ne kadar daha stajer aşamasında olsada,yazısını okuyup,olumlu veye olumsuz düşüncelerini aktarabileceği bir arkadaşı olması,öyle her zaman denk gelecek bir durum değil.Anlaşılan, mesai saatlerinin düzensizliği bir takım sorunlar yaratıyor ama eminim ki;müdürlerin senin mesai saatlerde özel bir ayarlama yapılabilecek kadar gelecek vaad eden bir gazeteci olduğunun farkındadırlar.
O yüzden sakın işini bırakmayı filan düşünme.hele ben daha ;yazılarını okuyup,işte ben bu yazıların sahibini tanıyorum demeden asla...."
tanıyan ya da tanıyacak olan varsa irtibata geçebilir mi? böyle meraklar zihnimi meşgul ediyor..
saygılar..

Pazar, Nisan 16, 2006

the end

lodos nerden eserse ordan geri geliyor masal. kaldığı yerden. adamı hala kadına sarılı buluyoruz bu karede. kuş biraz ilerlemiş, uçaksa izini bile bırakmamış. yaşlı adam, kördü evet ama aynı zamanda yaşlıydı da, işte o artık boncuklarla uğraşmıyor. doğuştan kör biri için çok uzun yaşadığını düşünüyor sessizce. dicey başka bir şarkıdan önce başka bir anonsun gerginliğini hissediyor. kedisiyse evin yolunu aradıkça daha çok kayboluyor. ve gamze.. babasının çenesindeki gamzeye gülümseyen çocuk..
"sen bu dünyaya mı aitsin/hayatın nasıl olduğu değil kimlerle olduğu/önemli dersin/göğe ara sıra başını kaldır bak öyleyse/kendine ait bir yıldız bulabilir misin/içinde hiç bir şey olmayan bir dünya özlüyorsun/hadi bir kaç şeyi daha atsak boşluğa/sevinir misin"
çocuğa bu şiiri okuyor kadın. onun neye gülümsediğini bilerek, kendi de aynı gamzeye tebessüm ederek. sonra başka bir coğrafyada, güney amerikada mesela, bir tarla dolusu kelebek göç ediyor. televizyondan belgeseli izleyen adam onların bu kadar uzun süre uçabileceğine inanmıyor. yine de kumandaya uzanmıyor. tarlayı kaplayan kırmızı-turuncu kelebeklere bakıyor. içerde sızlanan köpek tasmasını ağzına alıyor, gezmek istiyor. bir köpeğin kendi başına gezemiyor oluşu adamın canını sıkıyor. çelimsiz kelebeklerin kilometrelerce uzağa gidişini yeni izlemiş biri için normal diye düşünüyor yazar. tüm bunlardan habersiz bir iç ses yerleşiyor yazıya. ne belgesel izleyen adama, ne köpeğine, ne gamzeye gülümseyen kadına ne de yazara ait bir iç ses.. usul usul mırıldanıyor: "olmalı mı olmamalı mı..." diye.. "yoksa hiç düşünmemeli mi.." diye devam ediyor yolda yürüyen biri. ama iç sesten daha güzel sesi. koroda şarkı söylemişliği var sanıyor yazar. doğruluyor kadın, 3 sene çok sesli korodaydım diyor. sonra başka biri konuşmaya dahil olmak için yazara sesleniyor. yazar saçını beğenmiyor, belki başka masalda diyor. işler çığrından çıkıyor. iç ses müdahale etmek için doğruluyor. yazarsa ondan önce davranıyor.
the end

Cumartesi, Nisan 15, 2006

masal

sevgiye yıllık yazısı yazdım dün. bir boğaziçi üniversitesi yıllığında yazım var yani şimdi. aman ne güzel! halay çekip oynayalım. kendimle dalga geçersem başkalarıyla geçecek vakit bulamam. annem benle eğleniyor ama. "maaş falan aldığı yok.. elbiselerinin arkasına 'babam sağolsun' yazdıracak" diyor teyzeme. gülüyorlar. gülecektim ben de ama sonra vazgeçtim. en çok sevdiğim şeyleri sıralayabilirsem, becerebilirsem; yağmur sonrası kokusu dolacak içime. kırmızı bir bisiklet patika yolda küçülecek, küçülecek, görünmez olacak, bir adam karşısındaki kadına yalnız kendilerinin anlayacağı bir şey fısıldayacak, kadın sarılacak adama, adam kadının sarılışını daha çok hissetmek için gözlerini yumacak, ikisinin de görmediği bir uçak çook çook yüksekten geçecek, sevgilileri farketmeyen bir kuş uçağı sebepsizce takip edecek, yerel bir radyonun isimsiz diceyi sıradaki parçayı kendini terkeden kedisi için çalacak: 'back together', radyoyu dinleyen bir kör avuçlarındaki boncukları masaya koyacak teker teker, sonra tekrar alacak masadan, vakti geçirmek için, bir kız çocuğu babasının çenesindeki gamzeye bakıp gülümseyecek, o kız çocuğuna bakan bir kadın da gülümseyecek, çocuğun neye gülümsediğini bilerek, sonra lodos bütün bunları alıp başka 'an'ların yanına taşıyacak; geriye baş ağrısı kalacak, geriye sersemlik..

Perşembe, Nisan 13, 2006

protokolektif

saat 7'yi iki geçiyor. buçuğa 28 var. evet hesap yapabiliyorum çoğu zaman. babam işi bırakmamı söyledi dün sabah. babama inat falan değil, denk geldi daha çok. şef beni akşam haberine yolladı. ödül törenine. foto muhabir levent de vardı. üç dakikada bir "lula eğleniyor musun?" diye sordu. "yaa sorma(!)" dedim ben de hep. 12 gibi geldim eve. üstümü değiştirmeden oturdum, hediye gelen çikolataları yedim. bir üç beş derken kutuyu bitirdim sayılır. kendimi başka şeylere vermeliyim. uzak doğu sporları gibi, yamaç paraşütü gibi.. protokol koltuklarından uzak yerlere gitmeliyim. sevinç bir haber yapmıştı, balayı köyü diye. işte öyle bir şey lazım bana. iyileşme köyü gibi.. iyileşip döneceğim diye not bırakacağım telesekreterime. arkadaşlarım da oralı olmayacak. hep cepten arayacaklar, hiç mesaj bırakmayacaklar odamdaki telefona.. zaten babam da laf etmişti telefonu alırken: "bu zamanda telesekreter ne işe yarar?" diye. bu işe yarar baba. bir insanı mutlu etmeye mesela. ben telesekreter mesajlarıyla mutlu olabilen biriyim. "lulaaaa çok özledim seni.." ya da "lulacım, aradım ulaşamadım, bir ara dön bana." gibi.
sonuç itibariyle saat 7'yi onaltı gibi bir şey geçiyor. servise binip kulaklığımı takıp karanlığa karışacağım birazdan. ben var ya, işte lula, saçmalamamak için hep konserve yapacağım laflarımı.. bugün değil ama belki sonra kullanırım diye..

Cuma, Nisan 07, 2006

lula: kaldığı yerden..

"evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!"
ahmet güntan
insanların olur olmadık tespitlerde bulunması canımı sıkmaya başladı. kimseye hiçbir şey kanıtlamaya çalışmıyorum. siz memnun olacaksınız, iyi yazacağım diye annemle papaz olacak değilim. çemkirmiyorum da, az kaldı. ismini yazmadan atıp tutan herkese kızgınım. siz burda dilediğiniz gibi at koşturuyorsanız bu, kılıç kuşanabildiğim içindir. sizi tanımıyorum. tanımak istememek gibi bir inisiyatif kullanıyorum. elinizi eteğinizi elinizle eteğimi çekiştirme işinden çekseniz keşke.
elbiselerimi kesiyorum. başka şeyler iliştiriyorum üstüne, dikiyorum sonra. stres atıyorum sanıyordum ama büsbütün çileden çıktım bu son seferde. neyse ki sonuç iyi oldu. elime yüzüme bulaşmadı. kızgınım ama kime bilmiyorum. geçecek ama geçene dek sancısını çekmek bana düşecek.. bir kez m. bana şöyle demişti: "unutmayacaksın ama hatırladığında canın acımayacak eskisi gibi.." o belki bunu dediğini bile hatırlamıyor şimdi.. hatırlamak istemeyince unutur mu insan, hafızasını öteleyebilir mi? hayırsa bile her gün yediğimiz bir nane bu. unutmaya çalışmak. biri duymak istemediğimiz bir şey mi diyor, hemen unutmak istiyoruz. bir arkadaşımız yan mı çiziyor sinemaya.. ya da bazen hiç yoktan. sıkıldığımızda kendimizden. oldu bu bana. hala da olur ara ara. bahsetmek istemiyorum şimdi.
"senin bu kadar güzel giyinmen yasaklanmalı. dikkat dağıtıyorsun.."
dağılmasın dikkatler. sağdan gidersem hep, soldakiler rahat eder. merdivenleri ne kadar az inip çıkarsam o kadar az yorulurum. aşağı bakarsam tanıdıkları görürüm. selam vermeyince neden vermediğimi merak edebilirler. elbisemi ya da ensemdeki beni sorabilirler.. elbisemi ben diktim bense annemden yadigar.. benlerimi sayarsam çoğalırlar. tabi siz onlara sen demelisiniz. boş vakitlerimde dikiş diktiğimi kimse bilmiyor. dikiş dikmek için fazla güzelmişim. ama akıllı değilim yeterince gibi bir sonuç çıkıyor. üzülüyorum. zeka yüzde doksan anneden geçiyor. anneme kızmıyorum. ikiyle ikiyi ne zaman toplasam sonuç beş çıkıyor. hepsi benim suçum. hepsi sağı solundan farklı pabuçlarımın suçu.. suç cezaya uymuyorsa cezayı suça uydurmalı diye düşünmemeliydim esasen.. ben aslında kabuğuma geri dönsem.. uyusam uyusam uyandığımda güller açmış olsa karşı bahçede.. camı açtığımda kokuları genzime dolsa.. marmelat yapsam ben yine babanemle yan yana..
uyuyacağım şimdi. rüyamda deniz akkaya olmasın. ne o ne başka kadınlar benim rüyamda ayarmasın.. rüyalarımda başka kadınları ayartan erkekleri sevmiyorum. ve evet somut şiirler okuyorum..

Cumartesi, Nisan 01, 2006

bir bilseniz rengarenksiniz

rıdvan çekmiş bunu. yok hayır o rıdvan değil, gazeteden bu, foto muhabir. görünce dayanamadım. serinin tamamını istedim. yollayacak. balon fetişistiyim ben, en alengirlisinden.. burdan yayında emeği geçenlere teşekkür ediyorum, başta rıdvana sonra serbeste en son da şefe.. (haber müdürüm bir kaç gündür izinli, yoksa ilk teşekkür ona olurdu..) -hiç fotoğraf altı notuna benzemedi bu. büyüyünce benzer umarım..-

Perşembe, Mart 30, 2006

tek rakibim kayahan

çok melankoliğim bugün. tek rakibim kayahan. o derece. sabah kahvaltı vardı gazetede. sözde erken gelecektim. servissiz. olmadı. servise bile yetişemiyordum nerdeyse. 7 buçukta zor uyandım. takside topladım saçımı. toplanmadı ya neyse. kahvaltıya yetişemeyeceğimi bildiğimden atıştırmak için kepekli poğaça aldım. servisi gördüm ufukta, lakin yeşile dönmemişti ışık. şoför aradı beni. nerdeydim? görüyorum sizi ama karşıya geçemiyorum, ışık hala kırmızı dedim. çabuk ol dedi. ne demek istedi anlamadım. yeşil yanınca koştum. arka kapıyı açtı, bindim, oturdum. uyumayı diledim, beceremeyince gazete okudum. toplantıya apar topar girip serbestten sandelyesini istedim. vermedi mikrop. ben içerden almaya gitmeye yeltenince kalktı. ama bu sefer de istemedim. yazımı çok güzel bulduğunu ifade etti. "yazını çok güzel buluyorum. çok özgün" şeklinde konuştu. gülüyor musunuz siz de? evet bu sıkıcı lisan haberlere mahsus. öylece orda kalsın.. boyu devrilesice.. nergisle habere gittik. ritz carlton'a. şef beni biraz da bilerek yolladı. biliyor aslında öyle toplantıları sevmediğimi.. ürün tanıtımı vs.. ama kahvaltılıymış. acıdı kahvaltı edemedim diye. ben de onu üzmemek için gittim habere. nergisle. üff gerisini anlatmak istemiyorum. öfkeyle kalkan zararla oturur. taksici sahte para verdi. oysa naziktim nergise karşı. neyse. önemi yok şimdi. bloody saturdayi sormuş canavar. merak edilecek bir şey değil. bir kadının hamile olduğunu öğrenmesi gibiydi. bir ağlayıp açılacaktım. ama ayarım şaştı. önce açıldım sonra ağladım. pek isabetli olmadı. şef beni şefkatle yanına oturttu. teselli etti. izin verdi. hem cumartesi öğleden sonrası için hem de pazar için. emre sordu sonra "baban kim senin?" gülümsedim. cumartesi geçmişti salıydı günlerden. önemli biri değil babam, tanımazsın dedim. "o zaman annen.." dedi. hayır dedim. "bendeki cevheri hemen anlıyor insanlar siz hariç" dedim önderle ikisine. güldü emre, "bu gazetenin ve hatta haber merkezinin tam da senin gibi birine ihtiyacı vardı, değil mi önder?" dedi. güldük beraber. ben biraz mahçup.. bugün yine çok takıldılar bana. biri daha var. ama çok isim vermek istemiyorum. aklınız karışacak. işte o kişi de benim beraber habere gittiğim kişilerin aklını aldığımı söyledi. kimliğini unutuyormuş benle habere giden.. ne denir bilemiyorum. o yüzden susuyorum. ama şefe susmayı beceremiyorum her zaman. masama geldi, bu ne diye sordu. telefon dedim. yandan bir gülüş yerleşti yüzüne, hadi ya, dedi. ah pardon diye utandım. ne marka dedi, ben de hala akıllanmamış gibi, samsung dedim. bu sefer güldü.. okuyabiliyorum biraz dedi. ben daha çok mahçup oldum.. "ben.. afedersiniz.." dediysem de o gülmeye devam etti. güzelmiş telefonun, modelini merak etmiştim dedi.. söyledim, e 760 dedim. sonra gülerek uzaklaştı. seviyor beni.. ben de onu. en çok haber müdürümü sonra şefimi.. hiyerarşik bir sıralama gibi dursa da değil.. ayşegülü seviyorum sonra.. şeften sonra o gelmiyor misal.. aman allahım ne saçmalıyorum ben.. kimse durdurmuyor beni, hep ondan..
neden melankolik olduğumu anlatacaktım aslında ama sustum bir kere..
konuşamam..

Çarşamba, Mart 29, 2006

bloody saturday için son söz

beni sevmeyenler olacak elbette. sevmediklerim de. ama düşünmemek istiyorum bunu. mümkünse düşünmek için gerekli olan uzvumu süresiz izne yollamak, aklını başına devşirene kadar dönmemesini sağlamak istiyorum. cumartesiler uzamayacaksa pazartesiler, salılar hatta perşembeler bile kısalsın istiyorum. isteklerimi dilek şikayet kutusuna değil de mektupla cumhurbaşkanlığına yollamak istiyorum. veto edeceğini bilsem bile.. politika yok. yapamam zaten. bugün güzel bir gün olabilirdi. dün gibi. ama olmadı. dün ayşegülle habere gittik beraber. şef beni seviyor. belli de ediyor. üzüleceğim diye korkuyor sanırım. sevgisi ordan. nevrotik buluyor belki de beni herkes gibi .. mühim değil. nergis (takma adı bu onun) de sevmiyor beni. 1 okur da. m. de.. ama en çok ben sevmiyorum kendimi. kendime sunacağım bir sürprizim olmadığı için galiba. bugün erken çıktım. sahaflara uğradım. alacağım birkaç kitap vardı. onura rastladım. insanların gözleri parlıyor gazetede olduğumu söylediğimde. hele bir de haberim çıktı deyince, cidden önemliyim sanıyorlar. oysa gazetede bana sosyete diyorlar. pek önemli bir duruşum yokmuş gibi. iyi yazdığımı inkar etmiyorlarmış ama.. elit bir üslubum varmış, aristokrat.. her fırsatta eğleniyorlar benle. hele sevinç diye biri var. epeydir gazetedeymiş. işte o beni çok beğeniyormuş, imajmeykır diyor beni ne zaman görse.. seviyolar beni gibi. nergis hariç. bense umursamıyorum onu. neyse. hale nergisin beni kıskandığını iddia ediyor. 3 haberim çıktı, biri manşet. sayfa manşeti. bunun dışında şef bana ayşegülle bu kadar takılırsak çok sıkı dost olacağımızı ama iyi gazeteci olamayacağımızı söyledi. ama her fırsatta nasıl olduğumu sorarak. kötüyüm desem vazgeçecek, söylemeyecek. ağlama krizine falan girerim diye korkuyor sanırım. geçtiğimiz değil bir önceki cumartesi olanlardan sonra böyle oldu. ama anlatmak gelmiyor içimden pek. olduğumdan daha aciz, daha ağlak durmak istemiyorum. en ağlak, en depresif ben olabilirim ama yine de duymak istemiyorum bunu. denizkızı merak ederse anlatacağım zira diğerleri biliyor hadiseyi. bilen bilmeyene anlatmasın. bir anlatıcı yeter bu sayfaya. bir bile olamıyor çoğu zaman. "katılaşıyor.." eksik ve parçalanmış yanlarını hiçbir uhu yapıştırmıyor. böyle aniden ahmet altan kesiliyor. ucuz cümleler sarfediyor. şefkat beklediği için. hep bu yüzden. şimdi hatırladım denizkızı da biliyor "bloodysaturday"i. nasıl ağladığımı. nasıl teselli edildiğimi. neyse. burada kesiyorum. bıçak sırtıyım ben. bir bütünü en anlamsız yerde kesmeye yeltenen..

Cumartesi, Mart 25, 2006

istemek ve basarmak

beş buçuk. karnım ağrıyarak uyandım. hep o devil's food denilen pastanın yüzünden. bu sefer değil annemlere kendime bile yaranamadım. geçen sefer çilekli bir pasta almıştım boğaziçi pastanesinden. burun kıvırmıştı herkes. babam ertesi gün nispet yapar gibi en alasında bir çilekli pastayla gelmişti art cafe'den. içinde çilek tarlası var gibiydi. peki, demiştim, bir daha jest mest yok size. ama dün dayanamadım. bu sefer panexten çikolatadan mürekkep bu şeytan şeysini aldım. ama noldu? ben servisi hazır edinceye dek (eve 10'a doğru geldim zaten) herkesler uyumuş oldu. ablamla ben vardık sadece. bir de televizyondaki hitchcock filmi. berbat bir oyunculukla boğuluyordu çirkin ve sevimsiz kadınlar. ama katil çok daha çirkindi, sırf yüzden maktuller güzelmiş gibi görünüyordu. göz yanılsaması hepsi. güzel ya da çirkin yok zaten bence. kıyas var. istemsiz kıyas. misal içimizde böyle bir düşünce yok, ama gözün gördüğü her şeyi kıyaslıyor beyin. biri diğerinden daha kırmızıysa elmaların hep bu yüzden. biri daha güzelse kadınlardan yine bu yüzden. umutsuz ev kadınlarında, o kızıl olan bree olmasaydı, diğerleri de pekala güzel sayılabilirdi mesela. örnekler çoğaltılabilir. çoğalan örnek ne işe yarar bilemiyorum ama. bugün sempozyumdaydık. önder ve ayak bağı olarak ben. işi öğreneceğim ya sözde. sızmaktan başka bir şey beceremiyorum panellerde ve sempozyumlarda. bilmemkimi ayırma gözünün önünden diyor önder. ama benim göz kapaklarım kapanmaya meylediyor ilk fırsatta. uyanık olmam gerek. ne utanç verici. uyanık tutmaya çalışıyorum kendimi. not düşüyor önder defterime "uykun mu geldi?" diye. hiç gitmedi diyemiyorum. "gece bir türlü yatmadığımdan, sabahları kalkamıyorum, uykumu alamıyorum hiç.." oysa origamiden vakitler yapıyorum kendime. eve gelir gelmez uyumamak için.. dikiş dikiyorum örneğin. dün gece böyleydi. ama sabah diktiğim şey çok yabani göründü gözüme. böyle pokahantas gibi.. ne tuhaf; yatmadan evvel o kadar beğenmiştim halbuki, işe giderken giyerim gibi gelmişti. yanılmak ne sıkıcı. yanılmamak da sıkıcı belki ama en azından bir haysiyeti var. istedim ve başardım gibi. hırstan nefret ediyorum. körü körüne olanından. Bir süre sonra niye istediğini unutmaktan. hırslı biri değilim. olmadığım için nefret etmiyorum ama. başka sebepler. olduğundan küçük gösteriyor bir kere insanı. olmadığı kadar sevimsiz bir de. boş verin aslında. hırstan bahsetmek istemiyorum. düpedüz mutluyum bu ara. bundan bahsetmek istiyorum. dün hale aradı. üzgündü. teselli edebilme yeteneğim yok benim. hiç olmadı. ne zaman kendimi teselli etmeye yeltensem hep ağırlaştı vakam. daha beter oldum. daha umutsuz. ben kendi açığını en çabuk yakalayan insan olmalıyım. bir de en acımasız eleştiren. kendini sevmek için hep çok fazla didinen. haber müdürüm kendime haksızlık ettiğimi düşünüyor. öyle dedi birkaç sefer. belki de. bilmiyorum. düşünmüyorum da bunu. bugünü düşünüyorum. cumartesiler 36 saat olsun istiyorum. pankart açmak, manşet olmak istiyorum. istemek ve başarmak, ne tuhaf sözcükler. güzel güzel sigur rós dinliyorum. güzel güzel.. karnım ağrımıyor atık. müsade istiyorum. tüm başaramadığım isteklerden.

Çarşamba, Mart 22, 2006

kalbimiz adımızdan önce gelir

başa döndüm. en başa değil ama ortalara bir yere. işte kısa cümlelerim ve ben. kaldığımız yerden devam ediyoruz. kardeşim öksürüyor. üşütmüş. evet yine. her 3 ayda 8 kere üşütür kardeşim. önlemini almamız da mümkün olmuyor. maç yapıyor. terliyor. kramponsuz yolluyoruz ayağını incitiyor. çocukken söz geçirmek çok kolay. bütün dünyaya meydan okuyor. büyüdükçe cesaret kırılıyor. başka şeyler. başka şeyler. söylenmemiş, bakir. neden bakire değil? bana baktığında ilkbaharı görüyormuş. öyle diyor. ama bu başka bir konu. rüyamda m.yi gördüm. güzel yeşil bir kazak giymişti. beni geniş güzel bir salona alıyordu. kapının orda durup geçmemi bekliyordu. bana kızgın değildi. ya da kırgın. incelik hissettim. saat çalmaya başladı. uyandım ama uyanmadığıma inandırmak için kendimi, yastığa gömüldüm. işe yaramadı. kalktım. yüzümü yıkadım. giyindim. lacivert giyindim. kızıl olabilseydim, dedim, daha bir yakışsaydı laci bana.. her gece ertesi sabah erken uyanıp yürümeyi kuruyorum kafamda. hiçbir sabah gerçekleşmiyor bu. bu gece daha mantıklı şeyler kursam iyi olacak. gerçekleştirip sevinebilmek için. misal 2 dakika erken hazırlanıp allık sürebilirim. yanaklarımı pembeyken seviyorum. ya da çiçek alabilirim gazeteye giderken. içimi açacak cinsten. evet bu beni ait kılabilir. ait olmalıyım. ait olmalıyım derken kastetiğim buydu. kalemlik, fincan, çanak çömlek.. masamda böyle şeyler bulunmalı. ben yani. ben orada var olmalıyım. güzel. bu iyi oldu. fincan ve kalemlik ve birkaç kırtasiye malzemesi daha.. mutlu olmalıyım. küpelerim büyük diye çekinmemeliyim. muhabirler büyük küpe takabilir. gazetede nefes almak için dış kapıya çıkmak gerekiyor. içerdeki hava hep sahte. ve niyeyse bana hep ikinci elmişim gibi hissettiriyor. soluduğum havayı çoktan birileri içinde gezdirmiş gibi. bunu düşünürsem çalışamıyorum. düşünmezsem düşündürecek bir şey muhakkak çıkıyor karşıma. ara ara çıkıyorum. kartımı okutup. gün içinde nereye kaç kere gittiğimi söylüyor bilgisaray. big brother. sürekli takip ediliyormuşum hissi. ya da bardağın dolu tarafı, göz kulak olmak. gazetede kaybolmayayım diye.. kafetaryada da kart okutuluyor. ne yediğimizi de bilmek istiyorlar sanırım. sorun değil. hep çay ve çikolata.
.
devam edecektim ama saat 00:40. uyuyup uyanmalıyım daha..
..
bir arkadaşıma "ben haber müdürümü çok seviyorum, sen de sev olur mu?" dediğimde tanımadan sevemeyeceğini söylemişti. işte bu yüzden onla şöyle bir anlaşma yaptık, ben her gün haber müdürümden bir cümle yazacaktım ona. 1 ay sonra sevip sevmediğini söyleyecekti o da. bekliyoruz bakalım. aklıma da şimdi bu cümleler geldi, bana söylenmiş..
"çok çabuk, çok kolay ele veriyorsun kendini. hemen anlaşılıyor kızgın mısın, sinirli mi.. komik mi buldun anlatılanı yoksa acıklı mı geldi.. yüzün çok şeffaf.."
böyle bir şeyler..
.
şimdilik böyle.

Cuma, Mart 17, 2006

sokağın hafızası zayıftır

bugün eve dönerken yine pek çok saçma şey düşündüm. ama önce sabahı anlatmalıyım. ne anlatacaksam. yine girişte kartım işe yaramadı. yine geçici kart verdiler bana. ben de yine mızlandım.. sonra çok yorulacağımı bilmediğim iki habere gittim. sonra gelirken yolda uyumayı denedim. doktoru arayıp geç kalacağımı söyledim. bu da işe yaramadı. randevumu çarşambaya aldı. bu cümleleri kurarken aklıma hep haber müdürümün lafı geliyor: "kısa cümleler lula. kısa. eve gidince kısa cümlelerle gününü anlatmayı dene.." şaka gibiydi. hatta arsız bir sırıtış yerleşmişti yüzüme bana bunları deyince. ama tabii o bilemezdi benim niye sırıttığımı. ben ezelden beri kısacık cümleler kuruyordum. şebnem ferah o albümü yapmayı düşünmemişti bile daha.. ama işte ben, bu kısa cümlelerin sahibi, gazetede destanımsı şeyler yazıyordum. tamamen sıkıntıdan. sıkıntıdan yaptığım başka şeyler de vardı...
geçen akşam üstü işim bitmiş bir arkadaşımla kısa, bakın altını çiziyorum, kısa cümlelerle mesajlaşıyorduk. sonra bir baktım arkadaş gitmiş. mail attım. şöyle:
"subject: sinyalden sonraki mesaj
nereye kayboldun? neyse mühim değil. ben de çıkıyorum birazdan. can sıkıntım ve ağrıyan başımla.."
tamam buraya kadar her şey iyiydi. bundan sonrası da iyiydi aslında. ama ertesi gün sent mail dosyasına bakarken bu maili gördüm. ama arkadaşıma gittiğini göremedim. şefe yollamışım. birden yüzüm kızardı, karnımda sancı, ayaklarımda kaşıntı peydah oldu. ne salaktım ben. en salak...
böyle şeyler işte, gün içersinde başıma gelenler. saçma ve sapan. anlamsız ve gelişi güzel. hani bahsetmiştim bir kez, beni görünce asıla asıla el sallamıştı servisinden. işte o bana dedi ki geçen gün, sen başak burcusun. nerden bildin dedim. çatlaksın, ordan bildim dedi. bozuldum ama bir şey demedim. yoo hayır kötü değil dediğim dedi. dengesizmişim ama bu beni çok güzel yapıyormuş. misal, saçımı beğenmediğini söyledikten sonra bambaşka bir konuşma içersinde birden oraya dönebiliyormuşum. senin burcun ne, yay mı? mm o zaman koç.. boğa mı? hiç anlaşamam boğalarla. annem boğa. ama kimse annesiyle anlaşamaz zaten, bu bir ölçü sayılmaz. hadi gel saçımı toplayalım. işte bu benim dengesiz olduğumu gösteren bir diyalogmuş.. neyse. neyse. neyse. se. se. se.
bugün eve dönerken içimde her zamankinden dediğim sıkıntıyla, sevebileceğim şeyleri düşündüm. üşümemeyi seviyordum. ellerimi cebimde değil birbiri üstüne getirerek göğsümde tutmayı seviyordum. karşıya geçmenin zor olduğu bir caddede bana yol verilmesini seviyordum. bunu herkes sever sersem. herkesin sevdiği şeyleri sevmeyi seviyordum. müzik dinlerken eşlik etmeyi seviyordum. yalnızken dansetmeyi seviyordum. dansederken güvenlik görevlilerini beni izlerken görmeyi sevmiyordum ama sevdiğim bu kadar şeyi bulmuşken bunu önemsemedim. çantamın içini görmeyi sevdim mesela en son. dayanamdım fotoğrafını çektim. güler yüzlü çalışanları da seviyorum. asansörün kapısı kapanmak üzereyken ayağımı uzatıp kapıyı tekrar açmayı seviyorum. koşup hızımı aldıktan sonra granitin üstünde kaymayı seviyorum. ayşegülle konuşup gülmeyi seviyorum. onun benle konuşma şeklini de seviyorum.. bir köşe yazarıyla tanışmamın ardından:
ayşegül: söyle bakalım nasıl böyle kendine güvenlisin sen?
lula: ben aslında çekingenimdir.. (söylediğine şaşırmıştım cidden)
ayşegül: ne zamanlar? uyurken mi?
lula: (gülmeler)
neyse. lafı yine çok uzattım. gazetecilik, dedim, gelirken birine, evlilik gibi sanırım, ilk elli yılı zor geçiyor, sonra alışıyor insan.. gülmedi. bir iki yıl dedi. sonrası kolaymış.
son olarak çok sevdiğim, deli olduğumu düşünmeseler sarılıp öpüp yanaklarını sıkacağım haber müdürümden bir söz:
"sokağın hafızası zayıftır"

Pazar, Mart 12, 2006

gerçeğin çölüne hoş geldiniz

biraz lüzumsuz algılıyorum her şeyi. en başta kendimi. şimdi bu yazıyı bile tüm aile fertlerinin arasında yazıyorum. babam kardeşime yat diyor, o da daha erken, biraz daha dolansam ortalıkta diyor.. bense içim sekiz bin parça düşünmek için bile bir araya gelemiyorum. ayağımın tekinde "you", tekinde "me" yazıyor. ikisi birbirine bir türlü değmiyor. annem. evet hep o. içimi kemiriyor. ben büyüdüm oysa. içimi başkalarına yasak edebilecek yaştayım. ama niye beceremiyorum? akşam beni aldı akmerkezin önünden. bir ton söylendi. beni almasını istememiştim halbuki. taksiden yaka paça indim. taksici de söylendi bana. bozuk param yok diye. bozuk biriyim ben yeterince dedim. param olmasa da olur. şoför oralı olmadı. hangi takımlısın sen dedi. fenerbahçe dedim. sesi kesildi. beşiktaşlıyım ben diyene kadar 36 saniye sustu. sonra ben sustum. hala susuyorum. annem niye hiç susmuyor? sussa bile içimden içimden konuşuyor? abarttığımı düşünüyor ablam. başkaları da. iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde anneme bağlıyım sanıyordum eskiden. yalanmış. içim de dışım da anneme bağlı. kocaman bir tasma var boynumda sanki. yine sıkıldı canım. yine en orta yerimden bölündüm.
.
mondragon dua ediyor. ekranda. hiç dua eden bi yahudi görmedim sahada. niye böyle bir şey geldi aklıma? aklımı tatile yollamak istiyorum. ücretsiz izinli olsun. aklım varken canım çok sıkılıyor. yokken sıkılacak kadar basmıyor nasılsa kafam.. gazetede leonard cohen çalıyordu sanırım. hayal meyal geliyor aklıma. kim çalıyordu acaba?
.
düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşünmemeliyim. düşün içinde yer edinmeliyim. gerçek değil hep hayal olabilmeliyim.
.
(daha sonra devam edebilirim belki.)

Çarşamba, Mart 08, 2006

üstüne üstüne 'basın'

gazeteden bir fotoraf işte. önder yollamış sabah mail adresime. o çekmişti zaten. masası yanımda. ama akşam üstü şef dolanırken etrafta, yanıma uğrayıp, resmini aldın mı dedi. resim? diyerek suratımı buruşturdum. evet, fotoğrafını dedi.. a evet aldım dedim ama bir anlam veremedim. meğer önce şefe yollamış önder yanlışlıkla. neyse. aslında ben başka şeyler anlatacaktım. yeni geldim sayılır eve. ama karnım burnumda. gelince annem oturttu sofraya. özene bezene yemek yapmış, ki epeydir pek isteksizdi bu hususta. oturdum ben de. gelirken bambide dürüm yedim diyemedim anneme. ve kalp kırmayıp göbek yapan, aileninizin en gönüllü günlük yazarı, a günlük demişken bugün şef yardımcısı yazdığım şeyi okuyup bana neler yazdığımı sordu. hiçbir şey dedim. deneme? dedi, kafamı sağa sola salladım. baktım ısrarlı, günlük tutarım dedim. devam et o halde dedi. bir de beni film festivalinin basın toplantısına yolladı. istiyorsan gidebilirsin elbette dedi. ama ben olay yerinde duvar sarmaşığı rolünü üstleneceğimden bihaberdim. beraber gittiğim kızı herkes tanıyor ve seviyordu.. alin taşçıyan burnunu sıkıp nerelerdesin diyordu ona.. banaysa kimsenin baktığı yoktu. yeşim tabak vardı. ben ona bakıyordum ama o sanırım başka bir yere..
.
neyse.. kısa ve ayrıntısız oluyor, farkındayım. oysa başka şeyler diyecektim. belki yarın..

Pazar, Mart 05, 2006

24 yaşından sonra hayır dedim

dalgın nazarlarla tavana baktım sabah. öyle her zamanki gibi, kedi gibi fırlamadım yataktan ve uykumdan. genelde öyleyimdir. birden ve kesin uyanırım. uyumak istesem bile beceremem çoğu zaman, yatakta dönüp dolanırım. başaşağı, yüzükoyun.. bu tür manevralar pek işe yaramaz ama yine de düzenli olarak denerim. fakat bu sabah başka bir şey oldu. tavanda bilmediğim bir şeyin gizini çözecekmişim gibi, sonuca değil ama sonuncu soruya yaklaşmışım gibi.. anlatması güç ama ben bu sabah melankoliden uzak olmama rağmen kayahan gibiydim. -benim lügatimde küfür gibi bir şey bu. kayahan sevenlerden, en başta annemden özür diliyorum.- uyanıp uyanmadığımı yoklamam gerekirdi belki ama rüyasında tavana bakan biri olamaz diye düşündüm. kalktım. tavanı yere alabilsem keşke, bakması daha kolay olur diye geçirdim içimden. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. saçıma baktım. sadece baktım. toplamak için daha uyanık olmalıyım. geri döndüm. tavanı yokladım. bıraktığım gibi beyaz ve sessizdi. ne giysem dedim içimden her sabah gibi. ama pazar sabahları, hele de erken saatte pek bir çekilmez oluyor bu soru. yine de badem pabuçlarıma özel giyindim. çok sevdiğim bu ayakkabılar görünsün diye de kısa paça pantolon giydim. ama n'oldu? severek evlendiğim, sağı solundan farklı pabuçlarım ayağımı vurdu. ve paçam kısa olduğu için de ayakkabıyla ayağım arasında oluşturduğum tampon bölge halka arz edildi. böyle olur bana hep zaten. neye özensem kafamda patlar. dışarda sadece ben vardım. ben ve yarım saat sonra ayağımı vuracak pabuçlarım. bir de bugün çok değişik bir şey keşfettim kendim hakkında. belki tavana fazla baktığım için bilincim açıldı. uyuyordu uyandı.. belki tavanım çok esrarengiz bir kapı gibi, algının sonsuz okyanuslarına açılıyor belki.. saçmaladığımın farkındayım. fikri olmayanın zikri olmaz ama. işte bu yüzden fikri saçma olanın zikri de böyle olmak zorunda.. her neyse, ne diyordum, evet, tavan, bilinç, algı.. bugün gittiğim bir haberde, haber olamayan şeylerle ilgilendiğimi farkettim. misal haber 30 kadar çifte resmi nikah kıyılmasıydı. ama ben ne yaptım? bu çiftlerin hepsi zaten dini nikahlı olduğundan, bir çoğu çocuklarıyla gelmişti. ben işte bu çocukları fotoğrafladım. onlara bakındım.. punctum denilen şey buydu belki. senin kafan farklı çalışıyor dediğinde küfür etmiyordu belki de arkadaşlarım, bunu demek istiyorlardı. haberden dönünce sordular, ne vardı diye.. pek bir şey yoktu dedim. aslında çekinmesem diyecektim ki: "birbirine benzeyen, ucuz ve bayağı gelinliklerimsiler içinde kimi sekiz kimi 2 çocuklu kadınları izlerken kanım dondu. tıpa tıp aynı giyinen damatlardan bahsetmiyorum bile. onlar gelinleri anlamlı kılacak derecede acınası." böyle laflar etmemek için sıktım dişimi. öyle ki haberi teslim ettiğimde manşetimle gurur duyuyordum: "8 çocuktan sonra evet dediler" bence güzel. yani ilgi çekici. şef de beğendi zaten. bense kendi içimde, tavanımla hesaplaşacağım anı düşünüyordum. hayır diyecektim ona. üstüme üstüme gelmesindi bir daha. ben yine yataktan fırlar gibi kalktığım sabahlardan istiyordum. menopozlu kadınlar gibi aklım dumanlı uyanmak istemiyordum. evet. duysun diye sesli olarak tekrarlamam gerekecek. yatmadan evvel, üç kere.
.
hayır. hayır. hayır.

Cumartesi, Mart 04, 2006

plazaların obi wan kenobisi

ne anlatacaktım, ah evet, yaptığım gösteri. gösterimsi daha doğrusu. geçen sabah servis beklerken metrositinin önünde, aynı zamanda müzik de dinliyordum. razorlight'ın vice'ını. aslında albümü dinliyordum ama sonra bu şarkıyı tekrara alma cesaretini gösterdim niyeyse. sonra birden farkettim ki herkes bana bakıyor. volta atarken adımlarımı sıklaştırmış ve dahi sekmeye başlamışım. kafamda obi wan kenobi hırkamın kapüşonu olduğu için ve de güneş gözlüğüm, pek seçilmemişimdir umarım diye geçirdim içimden. zira her sabah aynı yerde bekliyorum. ama sanırım o obi wan kenobi hırkamı üst üste giydiğim için artık daha da tanınır hale geldim.. "a a bak geçen sabah burda danseden kız.. evet evet hani şu hırkasının kocaman şapkası olan .." gibi. böylelikle kafalara daha net kazınmış olduğumu da her şey gibi geç farkettim. misal daha yere yakın renkler tercih etmeli, kamuflaj desenli montlar giymeli, delireceksem hiç değilse makul bir tarz sergilemeliydim. ama ben her zamanki gibi, mümkün olanın namümkün kıyısında gezindim. peki kimin umrunda? neyse..
.
bu sabah çok çetrefilliydi benim açımdan. servis beni hasta etti. telefonumun şarjı bitti. ve ben sıkılmış bir canla gazeteye gittiğimde şef bana "senin bugün ne işin var, izinlisin" dedi. kulaklarımdan dumanlar çıkıyor dememe gerek yok sanırım. "ama madem geldin akşam bir habere yollayacağım seni." dedi. akşamı beklerken bol bol sıkılan ben akşam üstü, canıma tak ettiğine dair sinyaller verdim. oflamak gibi, telefonda çene çalmak gibi.. -e madem izinliyim- akşam olmasına çok az kala "hadi evine git" dedi.. vazgeçmiş anlaşılan. olsun, yine de sevindim. o habere git, gazeteye gel yaz.. eve dönmek hem de özel araçla, iyi geldi. seviyorum ben bu şefi. neyse işte. bugün bir de şarj krizi yaşadım. birinin (o kendini biliyor), tabiriyle plazada. samsung telefon kullanan birileri olmuyor pek. bunu öğrenmiş oldum. ayrıca herkesin iki telefonu var. niye anlamıyorum. herkesin elinde iki telefon. beynim döndü. ben birine bile bakamıyorum, piline bilhassa.. olur olmadık duruyor, ortada bırakıyor beni. ama yine de seviyorum.
.
araştırmacı gazeteciniz yazısına burada nokta koyuyor. daha uyuyacak, rüya görecek, rüyasında işe geç kalacak, koşturacak. sonra gözünü bir açacak ki daha vakit, vakitler var.. o fazla vakitleri origamiden kuşlarla süsleyecek..
.
müsadenizle..
.
a bu arada denizkızı, seni tanıyor muyum? tanıdık bir tebessümün var.. en sevdiğimden..

Perşembe, Mart 02, 2006

yarının manseti.. simdiden

evet efendim. günlerden perşembe, aylardan nisana 3 var. hayat biraz hınzır ama çokça hızlı olduğu için bunu düşünecek vaktim olmuyor. gazetede çalışmanın iyi yanı da kötü yanı da ertesi günün olaylarını bugünden tüketmek. hani bunca zaman hayatın dününde olan ben, iki kocaman adım atmışım gibi. artık hayatın değilse bile hayattakilerin bir adım önündeyim. oh değil. canıma falan da değdiği yok.
.
- hırslı mısındır?
- hayır, hiç değilimdir..
.
julideyle tanıştım bugün. daha doğrusu yemekten sonra merdivenlerde ayşegülle kırıtıyordum. biri geçti önümüzden. şımarıklığım üstümde olduğu için atıldım: "merhaba, ben lula.." gülümsedi, "ben de julide.." aniden şimşekler çaktı beynimde. gök gürledi ve yağmur yağdı hatta. hayranınızım dedim. gözleri parladı. şu haberinizi şöyle bu haberinizi böyle sevdim derken çay falan içtik. benim teslim etmem gereken haber masamda beni beklerken ben evet böyle hayranlık ettim. sonra ama filmlerdeki gibi son dakkada en afilisinden bir iş çıkarmanın heyecanıyla plazanın merdivenlerinde sektim. kartımı okuttum. slave to the wage klibi gibi durmamak için kalabalıktan sıyrıldım. cam kenarına oturdum. müziğin sesini açtım. yandaki camdan biri asıla asıla el salladı. kimdi bu hatırladım. sesi yankılandı beynimde "çok sevdim ben bunu be.." ya da "ne güzel şey ya bu."... ben de el salladım. sakinleştik. yol başladı. eve gelinceye dek düşünmek için dönüş yolunu beklediğim şeyleri düşündüm. yeterince düşünmemiştim ki geldik. sabah bıraktığım gibiydi sanki her şey. kaldığım yerden devam ettim. biraz daha aç biraz daha yorgun. asansörü kullansam iyi olur diye geçirdim içimden. kendime bademli bir şey alayım mı acaba diye düşündüm. almadım. ayakkabı aldım onun yerine. badem gibi..
.
bu kadar değil ama uyumam gerek takdir edersiniz. erken kalkıp erken yatan biri oldum ben, evet.
.
a bu arada rica etsem hatırlatır mısınız? size bu sabah nasıl bir gösteri yaptığımı anlatacağım. ama şimdi gözlerim esniyor.